Travesti ve Travestileri Görmek

Travesti ve Travestileri görmek onlar ile ilgili daha çok bilgi makale ve resime ulaşmak için aşağıdaki şehir linklerine tıklayabilirisiniz. Sizce de en güzel travesti ile tanışmanın zamanı gelemedi mi ?

”Tercih” mi “Yönelim” mi… ya tercihse?

Son günlerde eşcinseliğin “tercih” mi, yoksa “yönelim” mi olduğu sorusu üzerinden götürülen bir tartışma var, çeşitli ortamlarda… Aklıselim insanlar/yazarlar biraz da tıp literatürünü karıştırarak bunun bir tercih değil “insanın elinde olmayan” bir durum, yani cinsel yönelim olduğuna kanaat getiriyorlar.

Bu sonuçtan yola çıkarak -her ne kadar iyi niyetli olsalar da- insanın kendi iradesine dayanmayan bir varoluş türü için suçlanamayacağını, elinde olmayan bir sebepten ayrımcılığa maruz kalmaması gerektiğini savunuyorlar. “İyi güzel, sonuçta korumacı bir tavır var bu yaklaşımın arkasında” deyip de geçmeyin…

Gerçekten de tıp literatürü son kertede eşcinselliğin bir tercih değil, cinsel yönelim olduğunu, yani dürtüsel ve karşı konulamaz bir durum olduğunu; bu nedenle de tedavi edilebilecek bir olgu/hastalık olmadığını salık veriyor! Fakat cinsel yönelimlerle tercihlerin iç içe geçtiği durumlarda “tercih değil yönelim” argümanı herkesi tatmin etmiyor. Keza travesti bireylerin duygusal anlamda kendilerini mevcut biyolojik cinslerinden farklı bir cinse ait hissetmeleri yönelim kategorisine giriyor olabilir, ancak vesti halleri yani karşı cinsin giysilerine bürünmeleri yönelimin ötesinde bir tercih ve bir eylemdir! İşte bu nedenle meseleye sadece ‘eşcinsellik tercih değil yönelimdir’ savunmasıyla yaklaşıldığında travesti bireylerin konunun dışında kalması söz konusudur.

Sadece travestilik değil, toplumsal cinsiyetçiliğin ve kökü ataerkilliğe dayanan her türlü muhafazakar yaklaşımın yapı itibariyle tüm farklılıkları ve normdan sapma teşkil eden halleri dışlama, ötekileştirme eğilimi gösterdiğini biliyoruz. Örneğin, Malezya’da Yoga’nın İslam’a alternatif dinsel ögeler barındıran bir meditasyon yöntemi olması gerekçesiyle yasaklanması, Türkiye’de başörtülü öğrencilerin laikliğe aykırı bulunduğu için üniversiteye alınmamaları, devlet okullarında Alevi öğrencilerin dinsel farklılıklarının tanınmayarak çoğu zaman namaz kılmanın ve Arapça duaların öğretildiği/ezberletildiği din derslerine zorla sokulmaları, temel bir insan hak ve hürriyeti olan vicdani reddin TSK tarafından tanınmaması, Kürt vatandaşların kendi anadillerinde eğitim haklarının engellenmesi, eşcinsel evliliklerin birçok ülkede yasak olması… Bütün bunlar yönelim değil tercih olan farklılıkların çeşitli normlara aykırı düşmesi sebebiyle baskılanmasına misaldir: Din normu, dil normu, askerlik normu, vatandaşlık normu, erkeklik, aile, evlilik ve genel anlamda toplumsal cinsiyet normları ya da heteroseksist normativite…

Eğer gey, lezbiyen ve transgender bireylerin yasal veya kamusal platformda savunuculuğunu yapacaksak farklı varoluşların zaman zaman yönelimsel olsalar da eylemlerden ayrılamayacağını unutmamamız gerekir. Evet, bir erkeğin başka bir erkeğe cinsel ve tinsel arzu duyması bir yönelim olabilir, ancak arzularını eyleme dönüştürüp dönüştürmemek yönelim düzleminden ayrılıp tercih ve eylem düzlemine geçmeyi gerektirir. Bu nedenle eşcinsel varoluş, eyleminden kopartılamaz! Aksi halde, “ne yapalım yazık, ellerinde değil ki bu bir yönelim” biçimdeki yarı-sempatik yaklaşımlarla çoğulcu bir politika üretemeyiz.

Yönelimlerle birlikte farklı tercihleri kucaklamayan söylemler, Türkiye’de “düşünce ve ifade” ne kadar özgürse, eşcinselleri de ancak o kadar özgürleştirebilir: özde değil, sözde!

Kurumsal ve Hukuksal Boyutlarıyla Seks İşçiliği

Moderatör: 3 Mart, Dünya Seks İşçileri Hakları Günü nedeni ile, arkadaşlarımız, Yüksel Caddesi’nde güzel bir eylem yaptılar. Bunun nereden çıktığına, Aslıcan Kalfa belki değinebilir. Şöyle bir eksikliğimiz olabilir diye düşünüyorum. Kendi adıma şunu söylemek istiyorum ki hayatın diğer anlarının nasıl dönüştürülebileceğine dair ilgimiz ve inancımız azaldı sanırım. Seks işçiliği gündemimize yeni giriyor; en azından, feminist ve solcu olduğunu düşündüğümüz arkadaşlarımızla, “hayatın bu alanı nasıl dönüşür?” üzerine daha da öncesinden kafa yormamız gerekiyordu. Ama artık bir şeylerin şeyin değişeceğine dair inancımız kalmadı sanırım…

Öte yanda, seks işçileri sosyal haklar ve sosyal güvence için sokağa çıkıyorlar; bu anlamda, sosyal devletin de aslında savunusunu yapıyor oluyorlar. Belki biz bugün bunları tartışalım istiyoruz. İki konuşmacımız var: Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları anabilim dalından Aslıcan Kalfa ve Pembe Hayat LGBTT Derneği’nin avukatı Senem Doğanoğlu. Her ikisi de, seks işçiliği ile ilgili sorunlara gönül vermiş arkadaşlarımız. İlk önce, Aslıcan Kalfa’yı dinleyelim…

Aslıcan Kalfa: Ben, seks işçiliği, feminizm ve örgütlenme üzerine bazı şeyler söylemek istiyorum. “Seks işçiliğine yönelik feminist yaklaşımlar; bu feminist yaklaşımlarla seks işçilerinin hareketi ne şekilde örtüşebileceği ve seks işçileri hareketinin feminizmin neresine oturabileceğine değinmek istiyorum. Fuhuş sektörüne yönelik ve seks işçiliğine yönelik feminizm nasıl bakıyor”dan giriş yapmak doğru olabilir. 1970lerden itibaren -ki tüm dünyada, radikal politik hareketlerin, kadın hareketlerinin ve LGBTT hareketin 1970’lerde ivme kazandığını görüyoruz- seks işçileri hareketi ile eşcinsel hareket birlikte yükselişe geçti. Örgütlenmeler de bu dönemde başlıyor ve bu dönemde feministler “seks işçiliği”ne kafa yormaya başlıyorlar. “Radikal feminizm” ve “seks çalışanları taraftarı feminizm” olmak üzere, iki tür feminizm var konuya yaklaşan. Radikal feminizm -temel varsayımlara bakacak olursak- kadınların bir sınıf olarak erkekler tarafından ezildiği üzerinden ilerliyor. Yani sosyalist feminizm gibi, çok fazla kapitalizm analizine girmeden, sınıf üzerinden ezilme analiziyle ilerliyor. Bu ezilmelerin çeşitli pratikleri var ve bunların en başta gelenleri cinsellik, tecavüz ve şiddet. Radikal feminizmin temel reddi, “seks işçiliği”nin kavramsallaştırılması çünkü bunu bir emek ya da bir çalışma biçimi olarak görmüyor. O açıdan, “seks işçiliği” terimini kullanmıyor ve onun yerine “fahişelik” diyor. “Fahişelik ise sistemli bir tecavüzdür; kurumsallaşmıştır ve bir meslek olamaz. Piyasalaşmış bir tecavüz biçimidir” diyorlar. Radikal feminizm aynı zamanda, “Fahişelik dünyanın en eski mesleğidir”, “erkekler, çok-eşlidir ve fuhuş, çok-eşliliklerine dayanan cinsel ihtiyaçtır” gibi klişelere de karşı çıkıyor, bu savunmaların bizi aslında çok tehlikeli bir yere götürebileceğini söyleyerek… Temel düşünce ise, “fahişelik” kavramının, “iffetli kadınlar” ve “iffetsiz kadınlar” olmak üzere bir ikilik yaratacağı ve bunun, kadınların baskı pratikleri ile ezilmesine yol açacağı. Radikal feminizmin, düzenlenmiş bir fuhuş sektörü tahayyülü yok; “Fahişelik yasaklanmalıdır” diyor.

“Seks çalışanları taraftarı feminizm” ise -isminden de anlaşılacağı gibi- öncelikle bir seks işçiliği kavramsallaştırması yapmış, 1970’lerden itibaren. Bunu, bir emek biçimi, bir meslek olarak görüyorlar. “Fahişelik”in damgalayıcı bir sözcük olmasına önem vermişler ve –oldukça önemli olduğunu düşündüğüm- “seks işçiliği” kavramını getirmişler. Seks işçisinin kontrolü yitirmesi, bir zavallı olması gibi mağduriyet üzerinden şekillendirilen görüşlere karşılar. Zorunlu fuhuşa karşı çıkıyorlar ancak bu “gönüllülük-zorunluluk” meselesi de çok tartışmalı zaten… Bunu tekrar tartışmaya açabiliriz sohbetimizin sonralarında… Ancak bu kavramların da seks işçisi kadınları kategorize edeceğini seks işçilerini kategorize edeceğini söyleyenler de çok fazla… Bu işi gönüllü olarak seçenler “ahlaksız”, zorunlu yapanlar ise “zavallı, mağdur, düşmüş ve kurtarılmayı bekleyen kadın” olarak ayrılacaktır eleştirileri var. Bunu da aktarmam lazım. Hemen söylemem gereken bir diğer önemli şey de, İLO ve Birleşmiş Milletler’e bağlı olan birçok kuruluşun, artık “seks işçiliği” kavramı -yani “sex work”- kabul etmiş olmaları…

Seks çalışanları taraftarı feministlerin çok dikkat çeken noktaları, seks işçilerinin hak talebinde bulunmalarını önemsemeleri. Yani bu işçilerin, sosyal politika önlemlerinden yararlandırılmaları gereğini desteklemeleri… Sosyal güvenlik hakları ile, örgütlenme özgürlüğü, temiz ve güvenli çalışma koşullarıdır ve ayrımcılık yüklü yasal uygulamalarla mücadele edilmesi kastediliyor.

Kullanılan kavramlara gelirsek… “Fahişe” dediğiniz zaman sistemi yeniden üretmiş oluyorsunuz. Son derece “erkek egemen”liğe uygun bir kavramsallaştırma fahişe… Radikal feministler, fuhuş sektörünün ve fahişeliğin yasaklanması gerektiğini söylüyorlar; ancak, seks çalışanları taraftarı feministler, böyle bir endüstri varsa, bunun bir şekilde düzenlenmesinin ve bu alanda çalışan insanların pratik ihtiyaçlarının karşılanabileceği sosyal politika önlemlerinden faydalandırılması gerektiğini savunuyorlar.

Avrupa’da birçok ülkede, fuhuşu yasallaştırmaya başladılar ama bence çok geç aslında… Hollanda’da bile 2000 yılında yasallaştırılmış. Macaristan ve Almanya’da da yasal… İsveç’in çok enteresan bir düzenlemesi vardır: 1998 yılında yasaklıyor fuhuş sektörü faaliyetlerini ve eril talebi -yani erkeği- cezalandırıyor. Ben, bunun aslında radikal feminist bir perspektife sahip olduğunu düşünüyorum. 1970’lerden itibaren, Avrupa’da çok ayrımcı uygulamalar var ve birçok haktan yararlanamıyorlar ancak buna karşı örgütlenmeye başlıyorlar. Az önce belirttiğim gibi, dünyadaki politik hareketlilik de buna zemin hazırlamış durumda… Proje, program, sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve internet üzerinden sanal örgütlenmeler gibi yollara gidiliyor ve kadın-erkek seks işçileri, transseksüeller, travestiler ve göçmenler gibi çok farklı kesimlerden çalışanları bünyelerine alıyorlar. Verdikleri hizmetler arasında şöyle bir şey de var: Endüstriyi terk etmek isteyen ve başka işlerde çalışmak isteyen kişilere, mesleki eğitim ve CV yazma kursları gibi hizmetlerden sunuyorlar.

Bu tartışmaların, feminizmle biraz mesafeli durması söz konusu, evet… Aslında şu an Türkiye’de de bu şekilde yeni yeni hareketlenmeler var. Feministlerin örgütlenme içinde yer almaları gibi bir şey çok söz konusu değil henüz. Evet, kafa yormuşlar ama biraz teori düzeyinde kalmış geliyor. Ben çok bir ortaklaşma yakalayamadım yaptığım araştırmalar bağlamında.

Örgütlenmenin güzel bir meyvesi diyeyim, Dünya Seks İşçileri Bildirgesi, 2005 yılında kabul ediliyor ve çok ciddi konularda çok çeşitli hak talepleri var. Yaşam hakkı, özgür ve güvenli yaşama hakkı, kölelik ve zorunlu çalıştırmanın önlenmesi, işkence ve kötü muamelenin engellenmesi, sığınma hakkı, yasaklar önünde eşitlik ve ayrımcılığa karşı korunma hakkı, adil yargılanma hakkı, örgütlenme hakkı gibi talepler bunlar.

Biraz söyleşerek gidelim isterim… Şimdi Senem yapacak sunumunu; söyleşilerimizi sona da bırakabiliriz…

Senem Doğanoğlu: Merhaba. Pembe Hayat LGBTT Derneği ve aslında ne olduğu biraz belirsizleşmiş olan Kırmızı Şemsiye Seks İşçileri İnisiyatifi adına bu konuşmayı yapmam talep edildi. Aslında Aslıcan seks işçiliğine yönelik hukuki rejimlerin belirlendiği zeminlerden bahsetti ve benim fikirlerim onun ifadelerinden kuşkusuz farklı değil. Belki şunu eklemekte yarar var: Her ülkede -ülke içindeki bölgelerde bile- çok büyük farklılıklar olabiliyor. Biz, seks işçiliğine hukuki destek kapsamında bir çalışma yürütüyoruz ve Eylül-Ekim aylarında bir final raporu yayınlayacağız. Final raporu için, talep kısmı oluşturmaya çalışıyoruz. Elinizdeki metin de, orada yer alacak çalışmanın sadece bir verisinden oluşuyor.

Biz, Türkiye’ye biraz bakalım istedik, “Seks işçiliğinin hukuksal rejimi nedir?”diye… Suç haline getirmek ve suç olmaktan çıkartmak arasında değişen bir ölçek var aslında. Yani, bütün seks işçiliği biçimleri yasaklanır, hem etrafındaki kurumlar hem de seks işçiliğinin bizatihi kendisi olan müşteri. Seks işçiliği ve etrafındaki kurumları -bu kurumlar, pezevenklik veya genelev rejimi olabilir- her türlü biçimiyle böyle bir suç olmaktan çıkarma eğiliminden de bahsedebiliriz. Ancak, dünyadaki rejimlerin genel özelliği şu: Yasaklasa da, bir şekilde legalize etse de, tamamıyla suç olmaktan çıkaran bir eğilimden bahsedemiyoruz. Ortada yalnızca “tolere etme” durumu vardır. Fuhuş, her yerde tolere edilebilir çünkü bu devletin o dönemki politikasıyla da çok ilgilidir. Dediğim gibi, bütün o bölgesel ve yerel düzeydeki kamuoyunun yaklaşımı ve devletin iktidarını nasıl kurguladığı üzerinden değişebilir bir rejim silsilesi var. Çok fazla ayrıntılara girmeyeceğim ancak Osmanlıdan bu yana biz de bu tolere etme rejimini deneyimliyoruz. İlerde, daha kapsamlı bir Osmanlı taraması ile birlikte transseksüel ve eşcinsellerin seks işçiliği alanındaki konuşlanışlarını da içerir bir şekilde bir çalışma yapmaya çalışacağız. Arşivlerde ulaşabildiğimiz ilk elden metinler, kadın ve erkek heteroseksüel olduğu düşünülen seks işçiliği biçimlerine ilişkindi. Çok ağır cezalardan, cezasızlandırmaya ve denetim altına almaya uzanan bir tarihsel arka plan sezinliyoruz… Ama şöyle de bir sıkıntı var: Kadının baskı altına alınmaya çalışmasıyla, seks işçiliğinin bahane edildiği bir rejim de aslında söz konusu… Mesela, “Kadınlar çamaşırhanelerde bekâr erkeklerin kıyafetini -fuhuş nedeniyle- artık yıkayamaz” diye ferman çıkartılıyor. Daha sonra, kaymakçı dükkânları denilen yerlere kadınların girmesi yasaklanıyor, taze avratlar ile Levanten’lerin buluştuğu görülmüştür diye. Yani, kadının kamusal alandan dışlanmasına çok denk düşüyor seks işçiliği iddiası. Bu, özellikle kadın çalışmalarının -seks işçiliği üzerinden olduğu gibi- kadının hangi bahanelerle kamusal alanın dışına itildiğine dair çalışabileceği çok derin bir alan aslında… Benzer şekilde, Osmanlı’daki polislik kurumunun, seks işçiliğinin yaygın olduğu alanlarda yürürlüğe konulduğunu görüyoruz. Galata, Tophane bölgesinde çok fazla genelev olduğu biliniyor. “Asil Müslümanların kanını da kirletmektedir” şeklinde kendini yeniden ürettiği çok farklı motifler de var. 1856’da ilk genelev açılıyor, 2. Meşrutiyet Dönemi ile bütün genelevler kapatılıyor ve yalnızca “Avanos Sokak dönemi başlasın” deniliyor. Avanos Sokak’ın çok fazla gayrimüslim kişilerce işletildiğini, orada çalışan seks işçilerinin gayrimüslim olduğunu biliyoruz ve bu kişilerin dışında çalışanların cezalandırıldığı bir rejimden bahsedebiliriz. 1930, Cumhuriyet rejimi ile beraber, bir tamim yayınlanıyor ve artık genelev açılmayacağı ve -bu arada genelevler türüyor- genelevlere artık kimse alınmayacağı bildiriliyor. Ondan beridir de, aynı hesaplarla kayıt altına alınmış olan seks işçiliği rejiminin muhatabı oluyoruz biz. Şunu da belirlemekte fayda var ki Osmanlı döneminden Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarına kadar, genel ahlak çerçevesinde düzenlenegelen bir hukuki rejimden bahsedebiliriz. Sonrasında ise, genel sağlığın korunması, bulaşıcı hastalıkların önlenmesi, ulus-devlet teorileri içinde biricik milletimizin korunması için genel sağlık referanslı düzenlemelerin yapıldığına tanıklık ediyoruz.

Bugüne baktığımızda… 1961 tarihli, Genel Kadınların ve Genelevlerin Tabi Olacağı Hükümler ve Fuhuş Yüzünden Bulaşan Zührevi Hastalıklarla Mücadele Tüzüğü gibi uzun bir adı olan bir tüzük var. Burada korunan -tabii ki seks işçileri ve seks işçiliği değil- genel sağlık. Buna göre, üç tip yer belirleniyor: genelev, tek başına fuhuş yapılan yerler ve birleşme yerleri. “Kişi” olarak belirtmiyor tüzük, “kadın” olarak belirtiyor. Şaşırtıcı ve ürkütücü olan şudur ki fuhuşla mücadele komisyonu kurulması öngörülüyor bu tüzük gereğince ve bu komisyonlar -orada çalışan kadınlar bile- “genel kadın” diye ifade kullanıyor. Muhtemelen kendi aralarında “orospu” ve “fahişe” kelimelerini kullanıyorlardır; seks işçisi kelimesini kullanmalarını beklemiyoruz ama “genel kadın” çok sorunlu bir terim. Neresinde tutarsanız tutun, elinizde kalabilecek bir terim… Seks işçisi olarak görülen kadınların, bu üç yer dışında çalışması yasak aslında. Cezalandırma var mı? Kanunen yok. Denetim altında tutulacak bu kadınların rejimini de yine bu tüzük belirtiyor ve bu da sadece genel sağlığın korunması itibariyle yapılıyor. “Ne sıklıklarda muayeneye götürülecekler? Evci çıkabilirler mi? Genelev dışında yaşayabilirler mi? Evlenebilirler mi, evlenemezler mi?” gibi düzenlemeleri esas alıyor. Seks işçisini “koruyan” tek bir hüküm var: “Seks işçisi genelevi terk etmek ya da başka bir geneleve geçiş yapmak istiyorsa, isterse borcu olsun isterse bir taahhüdü olsun, bunlara bakılmaksızın bu kişinin geçişi için gerekli önlemler alınır” hükmü. “Koruyucu” mu tartışılır, bu kadar rejim içersinde… Şunu da söyleyeyim, 21 yaşını bitirmiş olmak ve evli olmamak kıstasları var geneleve kabul için. 30,000’e yakın kişinin başvurduğu ve alınmadığı bilgisi var bizde. Geçenlerde bir dava oldu; Karaköy genelevine başvuran kişiye yönelik valilik yanıtı şu oldu: “Karaköy genelevinin bulunduğu yer, zemin itibarıyla çok tehlikelidir; bu nedenle, biz geneleve girişleri durdurduk.” Böyle tuhaf gerekçelerle reddediliyor. Girmek isteyen bir kitle de var sanırım ve onu da göz önünde bulundurmak lazım.

Onun dışında, Türk Ceza Kanunu’na baktığımızda, “fuhuşa aracılık etmek, fuhuş için yer temin etmek, fuhuşa teşvik etmek” gibi sadece eylemlerin tanımlandığı ama eylemlerin hiç bir şekilde ayrıntılandırılmadığı bir rejim var. Bu aslında kayıt dışında olup da sokakta veya evlerinde çalışan seks işçilerinin başına bela olan bir hükümdür. Rejimin dışında -yani kayıt dışı alanda- olanlar aslında bizi daha çok ilgilendiriyor çünkü bugün sokakta çalışan, randevu evi olarak ifade edilen yerlerde ya da tek başına evde çalışan bir sürü seks işçisi ve bir dizi sıkıntı var. Kayıt dışı alana ilişkin evde, iş icrası var ise şayet, polisler tarafından basılıyor ve insanların evleri oturdukları evler mühürleniyor, kapatılıyor. “Ev kapatma cezası” adını veriyoruz biz buna. Bunun yanı sıra sokakta seks işçiliği yapmakta olanların başına bela olan da bir kabahatler kanunu vardır. Kabahatler Kanunu, Türkiye’nin her yerinde uygulanıyor ancak Ankara yerelinde biz şöyle bir uygulamayla karşı karşıyayız: Fuhuşla Mücadele Komisyonu, 15 Haziran 2007’de bir araya geliyor, vatandaşlarımızın ihbarları ve sürekli sıkıntılarını bildirmesi neticesinde, travesti tabir edilen ve kadın olan kişilere -bu onların sözü- sokaklarda durarak Kabahatler Kanunu uygulansın deniliyor. Kabahatler Kanunu’nun nesi uygulanacak? Bu konuda hiç bir referans yok. Komisyon olarak sen buna yetkili misin? Hayır. Kim uygulayacak? Sadece komisyon uygulayabilir… O zaman komisyon elemanları bütün gece boyunca bu işi yapmakla mesul… Böyle bir şey olmuyor; tabi ki polis yapıyor bunu. Polis de, kendisini görevli addederek ve “emre aykırı hareket” hükmünü kullanarak, seks işçilerine para cezası kesiyor. Eski Türk Ceza Kanunu’nun uygulamasına dayanan 526. Madde vardı. “Emre aykırı hareket”, yine “Kabahatler” kısmında düzenleniyordu ama orada müşteri ceza alıyordu ve seks işçisi cezalandırılmıyordu. Yeni düzende, sınırları belli olmayan eylemlerle hem Türk Ceza Kanunu, hem de -sınırları aynı belirsizlikte olan- Kabahatler Kanunu gereğince seks işçileri cezalandırılmakta…

Pembe hayat olarak, seks işçilerine insan hakları açısından bakma taraftarıyız. İşçi haklarının da insan hakları olduğuna inananlar olarak, seks işçiliğinin bir emek kategorisi olarak tanımlanmasını ve işçi haklarından bu anlamda faydalanmasını talep eden bir konumdayız. İşçi hakları, serbest sözleşme ilişkisi ile korunan haklardır ve bunu hatırlatmakta fayda var ve size verilen metinlerde seks işçilerinin kendi taleplerine yönelik metinler de var. Tamamıyla seks işçilerinin özgün metinleridir çünkü bizim için önemli olan hem işçi hakları hem de seks işçilerinin kendi metinleri üzerinden belirledikleri çerçeve dâhilinde hukuksal rejimi yeniden oluşturmanın imkanlarıdır.

Katılımcılardan: Kırmızı Şemsiye İnisiyatifinin Çalışmaları hakkında bilgi verebilir misiniz?

Senem Doğanoğlu: İlk kez, geçen sene 1 Mart’ta bir toplantı oldu. Hem erkek, hem kadın hem de transseksüel seks işçilerinin tanıklıklarıyla başladı durum ve ilk temas sağlanmaya çalışıldı. Tartışma neticesinde, “şiddetten mağdur olduğumuz ama biz sosyal güvenceye kavuştuğumuzda bir şekilde daha korunaklı yaşamlar sürebileceğimiz bir zemindeyiz”e ulaştık. Bunun da tek bir çözüm yeri vardı: sendika. Sekretaryayı Ankara’da Pembe Hayat LGBTT Derneği ve Af Örgütü üstlendi. İstanbul’daki koordinasyonu Lambdaistanbul ve Kadın Kapısı yapacaktı ama hiç bir koordinasyon gerçekleşmedi henüz. İsmi, Kırmızı Şemsiye İnisiyatifi oldu yani…

Katılımcılardan: 50 yıl önce, genelevde çalışan kadınların sigortalanmasını istemiştik ve böyle bir şeyi Ankara Belediyesi’nin içine girerek yapmıştık. Daha sonra da bir genelev çalışanı kadın, bir dava açarak sigortalanmasını ve emekli olmayı sağladı. Yani bir emek kategorisine girdi. Bugün tekrar baştan başladık, bu yolun üzerine 50 yıl daha katarak…

Senem Doğanoğlu: Bizim özellikle üzerinde durduğumuz, sokakta çalışan seks işçilerinin hukuki rejiminin ne olacağı. Yasaklarsan ya da hukukla denetim altına alırsan, o bireyler nereye denk düşecek? Bu nedenle, iş sözleşmesinden bahsetmek gerekiyor diyoruz. Sizin söylediğiniz davalar sayesinde de, aslında genelevde çalışan kadınların bir iş sözleşmesine tabi olduğu ve SSK gereğince sigortalanmasına dair bir süreç başladı. İş kanunlarında ve iş hukukundaki düzenlemelerde de, sömürü ilişkileri zaten yasaklanmıştır ve bu anlamda korunma sağlanmıştır.

Hukukçu olarak belki çok cevap vermeyeceğim ama şöyle bakmakta yarar var… “Fahişe” terimi yerine seks işçisi terimini kullanmak çok önemli aslında; politik duruşumuzu da belirliyor. Ama “fahişe”yi ben bir anlamda şuradan kavrıyorum: Hem kadının kınandığı yere hem de 80’lerde “Hepimiz fahişeyiz ve boşanma davası açıyoruz” diyen kadın taleplerine kadar geniş bir ölçekte fahişelik kurumu var. Ahlaki bir yakınlık ya da ahlaki bir uzaklık olması gereken bir alan değil… Almanya’daki “Orospu Hareketi” ya da İstanbul’da transların çıkarttığı “Dönme Dergisi” gibi… İnsanların gözüne sokarak, bir yandan fahişe demenin vakti gelecek diye düşünüyorum. Şu anki tartışmalarımız, tamamen ahlaki kızgınlıktan kaynaklanıyor bence. Marksist metinlere de baktığımızda çok farklı şeyler bulmayız çünkü emeğin özüne ilişkin o sömürücü karakter her türlü iş ilişkisinde vardır; bunu tartışmaya gerek yok. Burada doğrudan bir beden politikası ve beden politikası kadar ahlaki kızgınlıktan bahsedebiliriz. Bu anlamda, fahişeliği de sabit bir durum olarak değil; tek gecelik tesadüfî buluşmalardan, eskortluk servislerine kadar uzanan bir zemin içinde tanımlamakta fayda var. Bu anlamda, cinselliğin sağaltımı değil, “hepimiz sevişiyoruz ve sevişmeyi seviyoruz”dan bakmakta fayda var bence. Bazıları buna ücret ödüyor; bazıları da bundan para kazanıyorlar.

Moderatör: Beden üzerindeki iktidar, belki de tarihin en eski dönemlerinden bu yana en büyük iktidar ve bizim beden iktidarı dolayısıyla yaptığımız bütün tartışmalar –sosyalizm, feminizm, LGBTT hareketi- da, beden üzerindeki iktidarın çözülmesine dair ürettiğimiz stratejiler ve mücadele biçimleri… Feminizm, büyük ölçüde sosyalizmin fideliğinde yetişti; LGBTT hareket ise feminizmin fideliğinde… Seks işçiliği hareketi de LGBTT hareketin fideliğinde yetişeceğe benziyor… Katıldığınız için hepinize teşekkür ediyoruz.

‘Her zaman, her durumda suçluyum çünkü travestiyim’

Son üç yılda kaç travesti öldürüldü farkında mısınız? En azından bildiklerimiz 30! Ölüm son aşama; bir de çoğunlukla aile ocağında başlayıp yan komşular, mahalle sakinleri derken çapı da, yoğunluğu da değişen daimi bir şiddet halesi var. Polise başvurmak daha büyük dert… Böyle bir nefreti sürekli üzerinde hissederek yaşamak nasıl bir şeydir? Cansel ve Özlem zorlu hayatlarını içtenlikle paylaştı.

Ortada bir seri katil yok ama onlar bir bir öldürülüyor. Cansel ve Özlem bu ülkede bir travestinin nasıl yaşadığını, nasıl öldüğünü anlatıyor

İsmi belirlenemeyen bir kişinin 17 Ekim 2009’da Beyoğlu’nda bir evde bulunan cesedi, üç yıl içerisinde basına yansıyan 30 cinayetin kurbanları ile ortak bir özellik taşıyordu. İsimsiz cesette, Ankara’da 23 ve 29 Mayıs 2009’da ya da Bursa’da 23 Mart’ta başı ve gövdesi ayrı yerlerde bulunan cesetler gibi işkenceyle öldürüldüğüne dair izler bulunmaktaydı.

Kim bu öldürülenler? Sokaklarda bir seri katil mi dolaşıyor? Uzatmadan yanıtını verelim. Öldürülenler ve öldürülecekler seks işçiliği yapan travestiler… Duyduğunuz yanıt sizi rahatlattı mı yoksa?

Bu yanıttan tatmin olamayanlar için aklımızdaki soruları bu şiddetin merkezindeki iki kurbana sorduk. İstanbul, Harbiye’de ‘çarka çıkan’, yani para karşılığı seks yapacağı erkekleri bulmak için cadde kenarında bedenini teşhir eden Cansel ve Özlem’le iki mesai arası konuştuk.

Cansel, geçtiğimiz ağustos ayında medyaya ‘Mahallenin travesti isyanı’ başlığıyla yansıyan olaylarda linç edilmek istenenlerden biri… Özlem, Taksim’in göbeğinde haraç için satırlarla yaralandı, yaşadığı saldırıların sayısını hatırlamıyor bile… İkisinin de anlattıklarında adım adım gelen yeni cinayetlerin işaretleri var.

‘Her zaman, her durumda suçluyum çünkü travestiyim’
Ailesinden de şiddet gördü, yaşadığı mahalledekiler tarafından linç edilecekken eşiğinden döndü. Cansel, 18’inde geldiği İstanbul’da hayat neymiş öğrendiğini söylüyor. Ama onun hayat dediği, sizin bildiğinizden farklı…

“Şişli’de aynı mahalleyi paylaştıkları travestilerden şikâyetçi olan yaklaşık 100 kişi, travestilerin yaşadığı binanın önünde eylem yaptı. İnönü Mahallesi’nde yaşayan mahalle sakinleri, önceki gün saat 23.00’te Turna Sokak 21 numaralı apartmanın önünde toplanarak, travestilerin mahallelerini terk etmesini istedi. ‘Can güvenliğimiz yok’, ‘Sessiz ve temiz bir mahalle istiyoruz’ yazılı pankartları açan grup, travestiler mahalleden gidene kadar gerekirse nöbet tutacaklarını belirtti.” 3 Ağustos 2009 tarihli Hürriyet gazetesi, ‘Mahallelinin travesti isyanı’ başlığıyla vermişti haberi. O gün linç edilme tehlikesi yaşayan Cansel’in anlattıklarını okuyunca, asıl kimin can güvenliğinin tehlikede olduğunu anlayacaksınız.

Sizce seks işçiliği yapan travestilerin dünyasını anlamak için sorulması gereken ilk soru ne olmalı?
Bence bana ya da herhangi bir travestiye sorulması gereken ilk soru şiddettir. Ben bu dünyaya adımımı attıktan beri şiddet, yemek, içmek, uyumak, yürümek kadar oldukça sık karşılaştığım bir olgu. Bazen şiddete bunlardan bile sık rastlıyorum. Hatta sadece travestiler değil, homoseksüellerin tamamı için şiddet en önemli problemdir. Şiddet, sizin tercihinizi fark eden aileniz ve yakın çevrenizle başlar ve hayatın her anında size komşu olur.

O zaman aileden başlayalım. Sizin bedeninizdeki bu geçiş, aynı zamanda çevrenizdeki insanlar için de önemli bir geçiş durumu olsa gerek. Onlar bu yeni statüyü taşıyabildiler mi?
Birçok travestinin yaşadıklarını düşünürsek, benim ailemle sorunlarım hafif kalır. Çocukluğumdan beri kimliğim ipuçlarını taşıyordu. Bu nedenle ani bir geçiş yaşanmadı. Gerek maddi sıkıntılardan gerekse kimliğim nedeniyle ilkokuldan sonrasına devam etmedim. Sakarya’da bir süre sonra yaşayamaz oldum. Ya evden hiç çıkmayacaktım ya da sokaktayken hissetmediğim şekilde davranacaktım. Benim tercihim nedeniyle toplum tarafından onlar da baskı görüyordu. Artık kararımı vermek zorundaydım. 1992’de, 18 yaşımda İstanbul’a geldim. Hayat neymiş, burada öğrendim. İşkence ve hakaretin her türlüsünü yaşadım.

Şiddetle ilk karşılaşmanızı hatırlıyor musunuz?
İlk karşılaşmam, polisle karşılaşmamla örtüşüyor. Polisle ilgili her anımı çok net hatırlıyorum. Travestilerin dünyasında polisle kurulan ilişkiler çok önemli yer tutar. Bu mesleğin ne olduğunu polisle tanıştığınızda anlarsınız. Ancak benim bireysel şanssızlığımdan olacak sanırım, polis şiddetiyle tanışmam, seks işçiliğine başlamamdan çok önceye rastlar. Henüz 13 yaşında, ailemle yaşarken, babamın işlettiği dükkânda bazen ben de duruyordum. İçkili bir mekândı. Babamın arkadaşları bir şeyler kutluyorlardı, pompalı tüfekle bir-iki el havaya ateş ettiler. Ertesi gün polis geldi. O an dükkânda benden başkası yoktu. Beni yaka paça karakola götürdüler. Karakola adımımı atar atmaz suratıma çok sert bir tokat indi. Ağzımdan kan gelmeye başladı. Bunun üzerine paniğe kapıldılar. Annemi aradılar, o da karakola geldi. Benim o halimi gören annem, korkuyla babamı bulmuş. Babam ve amcamlar karakolun kapısına dayandılar. Olaylar çığırından çıkmasın diye bana vuran polisi arka kapıdan kaçırmışlar.

Seks işçiliğine başladıktan sonra neler yaşadınız?
Ailemin yanından ayrıldıktan sonra hayatımı sadece seks işçiliği yaparak kazandım. Halen ekmeğimi böyle kazanıyorum. Bu işi yaparken her türlü şiddet gördüm. Linç girişimine bile maruz kaldım. Şimdi düşünüyorum, ben halktan mı daha fazla şiddet gördüm, polisten mi? Kesinlikle polisten daha fazla şiddet gördüm. Bu, eskiden inanılmaz boyutlardaydı. 2000 sonrası karakolda işkence çok azaldı. Artık sokakta dövüp bırakıyorlar. 90’lı yıllarda yaşadıklarım bugün bile etkisini sürdürüyor. O yıllarda, İstanbul’da seks işçiliği yapıp 34 XXX 50 plakalı ekip otosunu bilmeyen yoktur. Nerede göz altına alınırsan alın, bu araç gelip bizi Şişli İlçe Emniyet Amirliği’ne götürüyordu. Önce tazyikli suyla yıkayıp ardından döverlerdi. Tek kişilik koğuşlara üç-dört kişi sokuyorlardı. Orada günlerce çırılçıplak bekletiliyorduk. Gecenin, günün ne olduğunu anlamıyorduk. Bir defasında nöbetçi memur bana “Oral seks yap, sana yemek vereyim” dedi. Bu benim başıma geldi ve kabul ettim. Yemekle elbiselerimi verip saatin kaç olduğunu söyledi. Çok net hatırlıyorum, saat 11’e geliyormuş. Önceki akşam 9 gibi almışlardı beni.

Yaşadıklarınızın etkisinin bugün de sürdüğünü söylediniz. Bunu biraz açar mısınız?
Yaklaşık iki senedir psikiyatrik tedavi görüyorum. Nerede bir polis görsem aşırı korku ve nefret hissediyorum. Kâbus gibi bir hayat bu, artık taşıyamaz hale geldim. Gündüz vakti yolda, İstiklal Caddesi’nde yürüyorum, karşıdan polis geliyor. Ben ya bir mağazaya giriyorum, ya kenardan görünmeden geçmeye çalışıyorum. Binlerce kişinin önünde “Gel lan buraya!” diyecek, bana hakaret edecek, herhangi bir tepki göstersem polise mukavemet gerekçesiyle gözaltına alacak. Ama ben sadece yürüyorum. Bunlar neden başıma geliyor? Neden? Her zaman, her durumda suçluyum. Çünkü travestiyim.

Ağustos başında Harbiye’de ‘mahallenin’, travestilerin yaşadığı bir eve saldırmasıyla başlayan ve bütün haftaya yayılan olaylar sırasında yaralandığınızı biliyoruz. Orada neler oldu?
Ağustosun ilk günü Harbiye’de bir ekip otosu, travestilerin evinin önüne gelerek, dışarıdan “Bu evi çalıştırıyorsunuz. Mahalleli sizden rahatsız. Burayı boşaltın” şeklinde anonslar yapmış. Ertesi gün 30 kişi kapıyı kırarak eve girmeye çalışıyor. Travestiler 155’den yardım istiyor. Bir süre sonra polis geliyor, kalabalığın uzaklaşmasını sağlıyor. Sonra polis evin içerisine giriyor. Bazı eşyaları kapıya koyup “Buradan gidin” diyor. Ertesi gün 150 kişilik bir grup, kürek ve sopalarla travestileri linç etmeye çalışıyor. Travestiler canlarını zor kurtarıyor, her şeyi bırakıp kaçıyorlar. Birkaç gün sonra mecburen yine caddede müşteri beklemeye çıktım. Divan Oteli civarında üç-dört genç bana doğru yöneldi. Biri geçerken yumruk salladı, karnıma geldi. Tepki gösterir gibi oldum, diğerlerinin saldırmaya hazırlandığını görünce korktum, “Çok ayıp” gibi laflar söyledim. Küfürlerle üzerime doğru yürümeye başladılar. “Hepinizi öldüreceğiz!” diye bağırıyorlardı. Kaçmayı düşündüm ama karşımdakiler genç çocuklar, nasıl kaçayım? Bir anda biri çantama yapıştı, ben çantamı vermemeye çalıştım. Bu sefer boğuşmaya başladık. Beni yere yıktılar. Ve öyle bir dayak yedim ki kafam, gözüm, saçım, her yerim şişti. “Polis!” diye bağırıyordum, sesime polisten hariç herkes gelmişti. İki kadın geldi, “Ne yapıyorsunuz?” diye tepki verdi. Kadınlara “Defol git, bunlar travesti” diye bağırdılar. Kadınlar polisleri çağırdılar herhalde. Polisler beni çocukların elinden aldı. Polise sürekli “Abi, biz arka sokaktanız” diyorlardı. Şişli Etfal’de iki saat müşahede altında kaldım. Sonra karakola geldiğimde çocukları sordum, “18 yaşın altında olduğu için biz işlem yapamadık, çocuk bürosuna yolladık” dediler. İfade verirken “Sen onlara sprey sıkmışsın, önlerini kesmişsin” dediler. Sonra 15 gün nefes almada zorluk çektim. Hâlâ sağ böbreğimde ağrılarım var.

Deniz Harp Okulu ve “Gey”ler

Hayatın her alanında heteroseksüeller gibi, eşcinseller de var; herkesin özgürce kendi kimliğiyle yaşama hakkı da. Ne zaman ki askeri okullarda, kışlalarda, üniversitelerde bu gerçeklik genel kabul görür, o zaman dünya herkes için daha yaşanır bir yer haline gelir. Kendi cinsel yönelimini saklamak zorunda kalıp acı çeken askerler için de…

Geçen hafta bilumum gazete ve İnternet sitelerinde “Flaş” koduyla yayımlanan bir haber tüm ülkede “infiale” neden oldu. Bu infialin sebebi Deniz Harp Okulu’nda gey öğrencilerin bulunduğu iddiasıydı.

Ülkenin bilumum homofobik yayın organları, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) sürecinde “orduyu biraz daha yıpratma amacını güdenler” de dahil, bu iddianın üzerine atladılar. “Gey askerler” metaforu pek çokları için fazlasıyla provokatifti; İnternet’te bir kaç tık daha demekti, gazete için biraz daha fazla tiraj.

Toplumda da içinden Batı Çalışma Grubu gibi 28 Şubat’ın sorumlusu kabul edilen grupların çıktığı, darbe heveslisi imajını taşıyan bahriyeye yönelik olumsuz yargıların daha da artmasına sebep olacağı düşünüldüğünden kimileri için çok da önemli bir haberdi.

Haberlerdeki homofobi
“Saygınlığın tükendiği an”dı onlara göre; “gey”lik “müptezellikti” yani. Hele askeri bir ortamda bu asla kabul edilemezdi. Bunu öncelikle sivillerin kabul edilmez bulması da toplumda militarizm ve homofobi hastalığının geldiği seviyeyi gösteriyordu, endişelendim…
Olay imzasız mektuplar ile ortaya çıkmıştı. “YAŞ’ta terfi edemediği için istifa eden” eski Deniz Harp Okulu komutanı Tuğamiral Türker Ertürk, haberle ilgili suç duyurusunda bulunuyor, açılan kamu davasında Vakit gazetesi Sorumlu Müdürü Ahmet Can Karahasanoğlu’nun “kamu görevlisine hakaret”ten 2 yıl 8 ay hapisle cezalandırılması isteniyordu.

Birisi diğerine eşcinsel dediği zaman kanunlar nezdinde “aşağılama, hakaret” telakki ediliyor bu ülkede. Liberal görünümlü kimi yayın organlarının yazarları da eşcinselliği günahtan da ağır bir edim olarak tanımlıyorsa eğer…

Gey öğrenciler, ilgili haberde “sapkın” olarak niteleniyor, sayılarının da “onlarca” olduğu vurgulanıyordu. Hatta “Gay tayfa” adında bir de grup kurmuşlardı. Kamuoyuna yansıyana kadar zaten ordunun eğitim kurumlarında mevzu, dedikodu şeklinde yayılmış bile.

Geçen eğitim yılı sonunda Harp Okulları arasında geleneksel olarak her sene düzenlenen spor yarışmalarında Hava Harp Okulu (HHO) öğrencileri bir maç sırasında bahriyelilere “Gey tayfa” diye tezahürat etmiş, gazetelerde öyle yazıyor. Gey olmak “kötü”, “çirkin” bir şey ya hani, maksat karşısındakini “küçük düşürmek”…

Memleketin tüm kurumlarındaki bu homofobik yaklaşım, hayatını zapt-u rapt altında geçirmek zorunda olan askerler arasında daha bir sert karşılanıyor.

Benim tanıklıklarım
Ben de ergenlik ve ilk gençlik dönemini Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu (DzHO) sıralarında geçirmiş bir heteroseksüel olarak, bazı arkadaşlarımın yaşadığı olumsuzluklara bizzat tanıklık ettim, biraz anlatacağım.

Hayatının en kırılgan dönemini “askeri vesayet” altında, katı bir disiplin, ağır ders yükü ve yoğun spor faaliyeti ile geçirirken, henüz 14 yaşında girdiğin askeri mektepte sivilcelerini sıkmaya bile vakit bulamazsın.

Daha kendini bilemez haldesindir; aklını da vücudunu da orada tanırsın, hayatının büyük bölümünü senin gibi yüzlerce ergen erkek ile birlikte geçirirsin, mütemadiyen (1991 – 1992 Eğitim Öğretim Yılına kadar Harp Okullarına kız öğrenci alınmazdı, askeri liselere hala alınmıyor).

Hemcinsini iyi bilirsin de karşı cinsle münasebetin olabildiğince sınırlıdır, yazdan yaza. Üstelik cinsel yönelimini hesaba katmadan yaşamak zorundasındır.

Bizim zamanımızda resim, müzik gibi dersler müfredatta yoktu mesela, belki şimdi vardır. O günlerde eğitsel kollar vardı sadece; derslerden, spordan, denetlemelerden başını kaldırabildikçe, gitar çalmayı bilen tarih öğretmeninin, eli resme yatkın gemi inşa mühendisi sınıf subayı üsteğmenin refakatinde bir iki çalışma yapılırdı sene sonunda sergilenmek üzere, “kuzu günü”nde. Cuma günleri bazı öğrenciler Şehir Tiyatroları’ndaki oyunlara götürülürdü. Bir kere de okulda tiyatro oyunu çıkardığını hatırlıyorum arkadaşlarımızın.

Öte yandan psikolog, rehberlik ve psikolojik danışmanlık gibi branşların öğretmenlerini de galiba hiç görmedim ya da o kadar az gördüm ki hiç iz bırakmamış bende.

Günlük bazı ufak tefek isteklerimizi okul yönetimine iletmek, bir tür bağlantı sağlamak dışında pek bir işlevi olduğunu hatırlamıyorum bahriye mektebindeki rehberlik, psikolojik danışmanlık müessesesinin (DzHO’daki gey talebe soruşturmasına psikologlar ve rehber öğretmenler de katılmış).

Öte yandan yalnızca subaylar ve öğrenciler arasındaki etkileşim değil, aynı zamanda üst sınıf – alt sınıf arasında da erkekliğin kurulması/öğretilmesi üzerinden bambaşka bir münasebet vardı, hala öyledir herhalde.

Birkaç küçük istisna hariç asla dayak atılmayan bu okulda, kurumsallaşmış “ceza talimi” uygulaması bulunuyordu. Bizim zamanımızda ceza talimi üst – ast münasebetini, emri sorgulamadan mutlak itaati, tavizsiz disiplin algısının geliştirilmesini sağlamakta çok önemli bir yere sahipti.

Bir üst sınıftan öğrenciler aralarına ast sınıftan birini alıp ona saatlerce şınav çektirebilir, işaret parmaklarının ucu ile dakikalarca bir duvara dayalı durmasını “emredebilir”, ayakkabısını boyatabilirdi.

Gerekçesi ne olursa olsun ergen çocukların yatılı okuduğu her türlü sivil ve/veya askeri okulda benzer tatbikatlara rastlamak mümkündür tabii. Ama askeri okulda bu durum inanın çok daha ciddidir.

Her şey çok erkektir, gelişim aşamasında ruha erkekliği kazımanın yollarıdır bunlar; pedagojik açıdan yanlış, askeri açıdan “gereklilik”tir. Sistem tümüyle erkekliğin yüceltilmesi üzerine kurulur, iktidar mutlaka erkektedir, erkektir. Osmanlı da dahil bilmem kaç yıllık tarihinde orduda tek bir kadın general/amiral olmaması başka nasıl açıklanabilir?

Arkadaşımın başına gelen
Birey bu şartlar altında eşcinsel olduğunun farkına varır, bunu başkaları da anlarsa yapabileceği tek şey askeri tabirle sivil hayata intisap etmektir, tıpkı ismi bende saklı bir sınıf arkadaşımın başına geldiği gibi.

Lise ikinci sınıfa geçtiğimizde o artık bir eşcinseldi, kendisini, ruhunu, bedenini tanımış, cinsel yönelimini fark etmişti. Eşcinselliği halinden, tavrından, konuşmalarından anlaşılıyordu.
Kaldığı yatakhanedeki arkadaşlarından, okuduğu sınıftaki sıra arkadaşına varıncaya kadar herkesin dışlayıcı, ötekileştirici muamelesine maruz kalıyordu. Hakkında fısır fısır bir şeyler konuşulurdu köşe bucak.

Hep yalnızdı, sürekli onun hakkında konuşan bir ergen kalabalığının ortasında yalıtılmıştı. Eşcinsel olduğunu ima eden çirkin lakaplar takılıyordu, incitici. Adeta vebalı muamelesi görüyordu.

Dalga geçmek için tepesine üşüştüklerinde “değilim” diyordu, “vallahi homo filan değilim”. Giderek daha içe kapanık bir çocuk olmuştu.

Ne zaman ayrıldığını tam hatırlamıyorum okuldan, belki o yılın ortasında, belki sonuna doğru. Yalnız o da değildi, ertesi yıl bir alt sınıftan iki öğrenci gey oldukları gerekçesi ile okuldan gönderildiler.

Silahlı kuvvetler kapılarını gey olduğu anlaşılanların yüzüne hemen kapatıyordu. Gerçi bu konuda sivillerin de geri kalır yanı yok. Gey hakemin hakemlik hayatı biter, ameliyatla cinsiyet değiştiren öğretmen kadın olduktan sonra memuriyete bin bir zorlukla döner. Böyle örnekler o kadar çok ki!

Ben ise liseyi bitirip DzHO’ya geçtim, bir yılı doldurmadan da askeri nizamın bana hiç uygun olmadığını görüp ayrılmaya karar verdim. Aslında okuldan ayrılmayı lisedeyken kafama koymuştum, çeşitli nedenlerden ötürü gecikmeli bir ayrılık oldu.

Ailemi, okuldaki subayları, hemen herkesi karşıma alıp verdiğim bu karardan da hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Üniversiteye girdim, daha diplomayı almayı beklemeden gazeteciliğe başladım, gecikmeli olarak mezun oldum. 1990’lı yıllardı.

Lise ikinci sınıfta eşcinsel olduğu ve bu nedenle orada “barınamadığı” için ayrılan o arkadaşımı görüyordum İstiklal Caddesi’nde sık sık. Kıvırcık saçları lüle lüle beline kadar uzamıştı. Uzun ve albenili tunikler giyiyordu, artık gülümsüyordu, belli ki hayatından memnundu.

Her görüşümde bir selam vereyim, halini hatrını sorayım istiyordum ama ona askeri geçmişini hatırlatıyordum sanırım, gözlerini kaçırıp beni görmezden geliyordu. Ben de her defasında selam verme çabasından bir iki deneme ve başarısızlığın ardından vazgeçtim.
Bir gün kalabalık bir arkadaş grubu ile caddenin hemen girişindeki Fransız Kültür’ün önünde oturuyordu. Yanlarından geçip biraz ilerlemiştim ki birisinin bana seslendiğini duydum. Arkamı dönüp baktım. Oydu. Geri döndüm ve “merhaba” dedim bildiğim ismiyle hitap ederek. “Artık adım o değil” dedi, dünya edebiyatının en önemli kadın karakterlerinden birinin ismini kullanıyordu. Gülümsedik karşılıklı.

“Askeri okuldan arkadaşım olur”
“Gel, seni üniversiteden arkadaşlarımla tanıştırayım” dedi. Beraberce kalabalık genç öğrenci grubunun arasına girip duvarın üstüne oturduk. “Murat askeri okuldan arkadaşım olur” diye takdim etti beni kalabalığa.

İlk kez duymuşlardı askeri okul mevzusunu. Çok ilgilendiler. Hatta kimi şakalara da konu oldu, gülüştük hep beraber. Sohbet ettik uzun uzun. Eski günlere pek fazla girmeden konuştuk, yeni okullarımızdan, öğrenciliğimiz sırasında arada sırada para kazanmak için yaptığımız işlerden, gelecek planlarından…

O filoloji okuyordu, istediği hayatı yaşıyor, istediği gibi giyiniyordu, eskisine göre daha mutluydu. Oysa, kılık kıyafet seçimleri, yaşam biçimleri bahsettiğim arkadaşımınkinden farklı olup eşcinsel kimliğini gizlemek zorunda olan kim bilir kaç kişi daha vardı, sivil hayatta da öyle. Sadece travestiler için değil, bambaşka yönelimleri olan geyler için de geçerli değil mi aynı şey?

Sihirli sözcük
Sihirli sözcük: Mutluluk. Hepimiz için en önemli şey o değil miydi?

2000’li yılara vardığımızda artık onu göremez olmuştum. “Filolojide öğrenciyken dilini okuduğu ülkeye gitmiştir” diye düşündüm yıllarca. Bugünlerde de aynı şeyi düşünüyorum.
Eşcinsellerin görece daha rahat yaşadığı o batılı ülkedeyse eğer, gündemdeki son tartışmaları da takip ettiyse hani, geri dönmez diye düşünüyorum.

Eşcinsel olmanın hayatın hemen her alanında saklanacak, utanılacak bir vaka kabul edildiği, eşcinsellerin (askerlik de dahil olmak üzere) istediği mesleği yapmalarına imkan tanınmadığı, aileden sorumlu kadın bakan Aliye Kavaf’ın “Eşcinsellik hastalıktır” buyurduğu, en “tabu yıkan (!)” yayın organlarının sayfalarından homofobinin yurt sathına bir zehir gibi yayıldığı, travesti ve transeksüellerin üzerine araba sürüp onları ezmekten zevk alanların hayatı gaspettiği bu ülkede yaşamak istememesini anlıyordum.

Hayatın sivil-askeri her alanında tıpkı heteroseksüeller gibi, eşcinseller de var ve tabii herkesin de özgürce kendi kimliği ile yaşama hakkı.

Kısacası ne zaman ki askeri okullarda, kışlalarda, üniversitelerde bu gerçeklik genel kabul görür, işte o zaman dünya herkes için daha yaşanır bir yer haline gelir. Kendi cinsel yönelimini saklamak zorunda kalıp acı çeken askerler için de…

Ağır Yalnızlıklar, Hasarlı Ruhlar

Mehmed Bilal’in sert, çarpıcı ve sıradışı öyküler anlattığı Üvey adlı kitabını ELİF TANRIYAR yorumladı.

Mehmet Bilal, eşcinsel bir aşk hikâyesini anlattığı ilk romanı Üçüncü Tekil Şahıs ile edebiyat çevrelerine fırtına gibi girmiş, çok konuşulmuş, çok konuşturmuştu. Dışarıdan son derece eğlenceliymiş gibi gözüken bir dünyanın iç kırıklıklarını, ruh savrulmalarını tüm çıplaklığı ve içtenliğiyle anlatmıştı, öncelikle bir aşk romanıydı Üçüncü Tekil Şahıs, ama pembe bulutlardan çok cam kırıklarıyla dolu bir aşkın romanı…

Bu ilk romanı Adresinde Bulunamadı takip etti. Yine erkeklere âşık erkeklerin imkânsızlıklarla dolu aşklarım ve özünde yabancılığın, yalnızlığın ve korkunun da hikâyesini anlatmıştı.

Mehmet Bilal, 1980’ li yıllardan itibaren ilk öykülerini yayınlamaya başlamış. Çeşitli dergilerde muhabirlik ve sayfa sekreterliği yapmış. Aralarında Aliye ve Binbir Gece’nin de olduğu çok sayıda dizi ve filmin senarist ekipleri arasında yer almış. Çeşitli reklam ajanslarında uzun süre reklam yazarlığı ve yaratıcı yönetmenlik yapmış. Mehmet Bilal, halen senarist olarak çalışmaya devam ediyor, çeşitli basın yayın organları ve internet ortamlarında sinema, müzik ve edebiyat üzerine yazılar yazıyor.

Mehmet Bilal, bu kez öyküleriyle çıkıyor karşımıza. 10 öyküden oluşan kitabın açılışını kitaba adını da veren Üvey adlı öykü yapıyor.

Üvey, daha önce Everest Yayınları’ndan çıkan Kara İstanbul ve Stepson adıyla ‘Akashic Books’ tarafından yayınlanan İstanbul Noir adlı seçkilerde de yer almış.

Yazar, Üvey’de askerden döndüğü gün annesinin öldüğünü ve kendince bu ölümün baş şüphelisi olarak gördüğü üvey babasının peşine düşen genç, kırık ve kimsesiz bir adamın dramını anlatıyor. İntikamım almak için üvey babasının peşinden İstanbul’ un arka sokaklarındaki sefil bir Sirkeci oteline kadar gelen ‘Üvey’, burada babasından önce bir travestiyle karşılaşıyor. Ve şaşırtıcı bir biçimde tüm hayatı boyunca bir kez olsun görmediği şefkati ve sevgiyi, bu ilk başta ‘itici’ bulup, sonradan farkına bile varmadan alışıverdiği insanda buluyor. Üvey için pek çok açıdan kitabın en iyi ve edebi niteliği en yüksek öyküsü diyebiliriz.

Goygoycu, yolda beklemediği bir saldırı sonrası beyin sarsıntısı geçiren bir adamın hastane odasında kontrol altında yatarken, ona uyumaması için eşlik eden bir gencin anlattığı hikâyeleri dinleyen bir adamın, kaybolduğunu sandığı insanlıkla karşılaşmasından duyduğu şaşkınlığı ve mutluluğu anlatıyor.

Kırık, kitabın en ağır, okunması en zor öykülerinden biri… HIV Pozitif olduğunu bir yıl önce öğrenen genç bir adamın, korkularını, bunalımlarını ve kaybolan ümitlerini son derece çarpıcı bir biçimde, üstelik kolaya kaçıp, gözyaşı edebiyatı yapmadan, sert bir üslup ve kullanılan ilaçlara dek ilginç detaylar eşliğinde dile getiriyor.

Ölümle iç içe yine edebi niteliği en yüksek öykülerinden… Mezarcılık yapan bir gencin gözünden, genç bir erkeğin mezarını düzenli olarak ziyaret eden yaşlı bir adamın gizemli öyküsünü son derece hüzünlü bir biçimde anlatıyor.

Bende Kalanlar, yalnızca kitabın en uzun değil aynı zamanda en özellikli öyküsünü de oluşturuyor. Mehmet Bilal, ilk romanı olan Üçüncü Tekil Şahıs’ ta öyküsünü anlattığı reklamcı Erhan ve büyük aşkı DJ Semih’in öyküsünü bir anlamda kaldığı yerden devam ettiriyor. Kimi otobiyografik özelliklerin de yer aldığının sezildiği bu öyküdeki öfkeli ama sürükleyici dil, okuyucusunu hızla öykünün hüzünlü akışına çekerken; bir yandan da eşcinsel barları ve mekanlarında rastlanılan pek çok renkli tip ve kullanılan özel dille bezenmiş zengin bir dünyayı çiziyor.

2 Film Birden ve kitabın kapanış öyküsü olan Utanç da yine aşkın gelgitlerini yaşayan bir çifte dair iki sarsıcı öyküyü oluşturuyor.

69 ve Drag Queen ise kitabın nispeten en eğlenceli dile sahip iki öyküsü… 69’da sokakta rahatça yürümek için ‘erkek’ kılığına giren bir travestinin, Drag Queen’de ise mesleğini bırakıp kuaförlük yapma hayalleri kuran bir ‘Drag Quuen’ in renkli dünyası anlatılıyor. Yine de bu renge ve görünürdeki neşeye kanmayın, her ikisi de geçmişteki yaralar ve kırıklıklarla yüklü iki hikâye var bir kez daha karşımızda…

Uyarı Ateşi ise kitabın belki de en irkiltici ve sert öyküsü… Henüz beş yaşındayken, çocuk sayılacak bir genç tarafından tecavüze uğrayan ve sonrasında tüm hayatı kararan bir erkeğin, yıllar sonra ünlü bir gazeteci olan tecavüzcüsünün karşısına dikilip, hesaplaşmasının, son derece sert, öfkeli ve can acıtıcı bir üslupla anlatıldığı öykü; alışılmışın dışındaki konusu ve rahatsızlık edici gerçekçilikteki detaylarıyla dikkat çekiyor.

Mehmet Bilal, romanlarında büyük kalabalıklara ve tip zenginliğine yer veren bir yazar. Ancak bu kez öykülerinde az sayıda karakteri yakın mercekte inceliyor ve asıl olarak ana karakterlerinin derinlerine inmeyi tercih etmiş. Üvey, her şeyden önce ağır yalnızlıkları, korkuları ve çocukluktan gelen travmaları anlatan bir kitap. Doğal olarak da sert ve öfkeli bir sesi var.

Ve aşk… Neredeyse kaçılamayan bir lanet gibi hemen her öyküde başköşeye oturuyor.

Karşılıksız aşklar, kaçıp kovalanan sevgililerin ön plana çıktığı bu öyküler, adeta ‘üveyliğin’ kimsesizliğini, yalnızlığını duyumsatıyor.

Üvey
Mehmet Bilal,
Everest Yayınları,
171 s.,
10 TL
ROMAN

İçimizdeki Ayrımcılık Virüsü ve Kendilerine Fobik LGBT’ler

Uzun zamandır anlatmak, yazmak, paylaşmak ve üzerine konuşmak istediğim bir konu var. Konu nedir diye soruyor olmalısınız. Konu kısaca şu aslında: kendilerine ve kendisi gibi ötekileştirilenlere fobik LGBT’ler.

Ayrımcılık virüs gibidir. Yayıldıkça yayılır, büyüdükçe büyür; müdahale edilmedikçe de dur demedikçe de sonu gelmez bu büyümenin ve yayılmanın. Aaah ah, bir anlatamadım insanlara şu ayrımcılık denilen lanet virüsten kurtulmaları gerektiğini.

Öyle garip bir durum ki içinde bulundukları durum, kendilerine dıştan bakıldığında ne de komik ne de aptalca göründüklerinin farkında bile değiller. Böyle söylüyorum ama belki de bu ayrımcı söylemleri ben de uyguluyorum farkında olmadan. İçimizde yer etmiş bu virüs. İçimize yerleştirmişler bir kere, büyümesini engelleyebilmek öyle sanıldığı kadar da kolay olmuyor maalesef!

Nasıl anlatsam nereden başlasam bilemiyorum. Fakat içime çok dert oldu bu durum.
LGBT’lerin LGBT’lere bu virüsle yeniden ve yeniden saldırıyor olması tanımlanması anlatılması çok karmaşık bir konu.

Eh nasıl oluyor bu durum derseniz örneğin şöyle oluyor: Bir lezbiyenle konuşuyorum ve biseksüeller için aynen şöyle bir söylemde bulunuyor: “Biseksüeller kişiliği oturmamış ne istediğini bilmeyen insanlar. İnsan hangi cinsten hoşlanacağını bilmeli, bence biseksüellerinki hastalık gibi bir şey.”

Evet evet size de ironik gelmedi mi?

Hastalık gibi bir şey diye tanımlıyor biseksüelleri, biseksüel eğiliminin olup olmamasına göre değerlendiriyor insanları ve biseksüel değil de eşcinsel ya da heteroseksüelse sağlıklı oluyor onun gözünde karşısındaki kişi.

Peki ya, insana sormazlar mı? E be kardeşim bu toplum sen lezbiyensin diye seni hasta, karaktersiz, kişiliği bozuk vesaire vesaire şeklinde tanımlamıyor mu? Peki ya, sen nasıl böyle bir ayrımcılıkla karşı karşıya kalırken kendinden farklı hisseden bir bireyi bu şekilde ötekileştirebiliyor ve ayrımcılık yapabiliyorsun.

Evet evet, oluyor bunlar. Maalesef ve maalesef oluyor!

Mesela başka bir lezbiyen de şöyle söylüyor: “Ben erkek gibiyimdir; ama dışarıda çok belli etmem, yani topluma aykırı değilim. Dışarıdan bakılınca öyle tepki almam.”

Evet, burada söylenmek istenen şey bir kadının erkek gibi hissetmesi, erkek gibi davranması, hatta trans-erkekler anormaldir ve ben anormal olmamak için o kategoride yer almamak için kadınları sevdiğimi de belli etmeden dıştan bakıldığında uslu uslu tabiri caizse hanım hanımcık yaşıyorum ve kimse de beni dışlamıyor demek istiyor.

Ne söylemeliyim nasıl bir tepki koymalıyım bilemiyorum ve donakalıyorum çoğu zaman.
En çok canımı sıkan şey de toplum tarafından öylesine acımasızca ve sertçe dışlanan, farklılıkları dolayısıyla varoluşları kabul görmeyen bireylerin kendisi gibi dışlanan, ötekileştirilen bireylere karşı olan tutumları.

Mesela feminen geyler maskülen geyler tarafından acımasızca dışlanıyor. Söylemleriyse aynen şöyle: “Oğlum bu halin ne lan, travesti misin? Kız gibi takılıyon!” vesaire vesaire diye heteroseksist cümlelerle devam ediyor aşağılama. Toplum tarafından belirlenmiş o kalıplara uymadığı için, bilinen erkeklik anlayışının dışında bir yaşam biçimi olduğu için ötekileştiriliyor. Üstelik kendisi gibi cinsel yönelimi dolayısıyla dışlanan ayrımcılığa maruz bırakılan, ötekileştirilen bir benzerine yapıyor bunu.

Transların ise eşcinsellere karşı daha farklı bir ötekileştirme tekniği var. Eşcinsel bir bireyi geçişini tamamlayamamış, eksik yarım, kalmış gibi tanımlamalarla tanımlayan ve ötekileştiren homofobik translar onlar. Fakat aynı şekilde de eşcinseller bunu translara yapıyorlar. Bir kadın erkek gibi davrandığında bir erkek kadınca davranışlar içerisinde olduğunda “sen ne biçim erkeksin/sen ne biçim kadınsın” gibi söylemlerle dışlanabiliyorlar.

Kısacası ve de en garip olanı ise eşcinseller için dönme olunması, transseksüeller içinse ibne olunması aşağılık bir durum gibi görünebiliyor. Tabi bu fobik LGBT’lerde görülen bir durum. Kendisinin dışlandığının ve ötekileştirildiğinin farkında olan ve bir başkasını nda farklılığı sebebiyle ötekileştirilmesine karşı duran LGBT’lere hayranlığımı belli etmeden geçemeyeceğim.

Şimdi düşünüyorum da buraya ne yazmalıyım ki bu fobik LGBT’leri bu virüsten kurtarayım. Doğrusu öyle kurtarıcı etkileyici şöyle afili mi afili bir cümle bulamıyorum. Ama diyorum ki ayrımcılık yapanın, ötekileştirenin, kendisinden farklı olanı yok sayanın ayıplanmaya başlandığı bir toplum olabildiğimiz gün bu virüsten kurtulmuşuz demektir.
Ve ben başlıyorum ilk olarak o halde: kendisinden farklı olanı dışlayan, ötekileştiren bütün fobikler sizler fobik olmaya devam ettiğiniz sürece gökkuşağının o en güzel halini hiçbir zaman göremeyeceksiniz. Bu da sizin için en büyük kayıp olacak. İçinizdeki virüsten kurtulmayı başardığınız gün sizinle aynı gökkuşağının altında buluşabileceğimize inanıyorum. Yoksa benim için her daim ayıplanmayı hak eden fobikler olarak kalacaksınız.

Şunu unutmayalım homofobi, transfobi, bifobi ve türevlerini kendi içimizde yok etmeyi başaramadığımız sürece dünyada var olan homofobi, transfobi, bifobi ve türevleri de hiçbir zaman son bulmayacaktır.

O halde şimdi içimizde varolan bu fobik tavırlardan ve bize aşılanmış ayrımcılık virüsünden kurtulalım hep birlikte ve dünyada var olan nefrete, ayrımcılığa, ötekileştirmeye hep birlikte son verelim derim ben.

Hırsızlık, BDSM ve Taocu seks üzerine

Tao seksinin sonunda ben sikiliyorum. Ben bunu anladım yani, anladın mı? Üzerine ne koysan, önemli olan içerik. En son sana giriyor. Tao seksinden ne anlayacak?

Aslında bizim olduğumuz yerde yüzde yüz hırsız vardır. Çingenenin travestinin olduğu yerde nasıl hırsız olmaz? Hırsızı anlamak için, onu utandıran şeylerle nasıl başa çıktığına yakından bakmak lazım.

Hırsızlar çok agresif tavırlar sergiler. Hırsızlığı hiç kabul etmezler. Küfrederler. “Bana hırsız diyenin anasını sikeyim” filan derler.

Travestinin hırsızlığıyla hırsızın hırsızlığı da aynı değil. Travestide satın alınmanın verdiği bir intikam duygusu var. Kapitalizmin başka rahatsızlıkları üzerinden nüksetmesi hali var.

Travestiler hırsızlıkları yüzünden utandırılamazlar. Birbirlerinin evlerini soyarlar. Çalıyor olabilir. Niye bunun için utansın ki? Götünü siktirme pratiği geliştirmiş. O da utanç verici bir şey değil mi? Eskiden zaten utanmış, götünü siktirdiği için. Ya da utandırılmaya çalışılmış. Hırsızlıktan ayrıca niye utansın ki?

Buna rağmen, bazen kimse onu utandırmaya uğraşmıyorken, ya da uğraşıyorsa bile artık vazgeçmişken, beklemedik biçimde kendi kendine ahlaki sınırlar geliştirir. “Ben sadece götümü siktiriyorum, hiç hırsızlık yapmadım” diyerek övünmek ister mesela. Başka bir trans çeşidi de, “Ben sadece hırsızlık yapıyorum, hiç götümü siktirmedim” diyebilir. Aynı gurur, aynı mağdur, aynı övünme psikolojisi… İtibarını kurtaran bir çıkış yolu buluyor.

Hırsızın minneti büyük olur
Hırsız arkadaşlarım hep soyarlar beni. Ben bunu hiç sorun yapmam. Çünkü hırsızların minneti büyük olur. Çok hızlı getirirler. Giderken, yüzde yüz bir şeyini çalıp giderler. Evimden telefon gitti, laptop gitti. Ev arkadaşım, “Sen peygamber gibisin, bunların hepsini nasıl anlıyorsun” diyor. Çünkü hırsız grubu ortak özellikler gösterir. Mesela çok hızlı sikerler. Panik sikerler. Hırsızlık yapar gibi sikerler. Seksi de kötü yapıyorlar.

Kötü mü demek lazım bilmiyorum aslında; ne istediğine bağlı. Benim bütün kocalarım hırsız ve torbacı oldu. Birisinin BDSM olduğunu farzettim. Dövüp günlük on tane filan pıt alıyordum ama bunu realize edemiyordum. Dayaktan keyif aldığını anlamıştım. BDSM’nin ne olduğunu bilmiyordum. Sapkın bir hal diye düşünüyordum. Ama sapkınlığı beni rahatsız eden bir hal değildi. Ben Ankara’nın ilk BDSM çalışan travestisiyim. Etrafımdaki herkes “sapık geldi anneeeee!” filan diyorlardı. İstemeden nam yaptım. Aslında ben bu duruma BDSM dendiğini daha yeni öğrendim. Sapkınlıklarım beni var ediyordu o zaman. Neyin sapkınlık, neyin değil olduğuna daha tam karar vermemiştim ki. Bir altında, eşcinsellik de hastalıktı.

Sapık, senden sapandır
Şimdi bir karara vardım mı? O zamanki kararımla aynı kararım. Sapkın olma hali değil demem de neyi kurtarır ki? Kesin bir şey değil ama, bende varmış BDSM. Hani bir tarafıma bulaşmış. Sapkınlık derecesine gelince yani aslında her yerden, karşı taraf sapkın. Anlayamadığın her şey, senden sapıyor. Sapkınlık böyle bir şey değil mi? Bana düz gelen, sana gelince sapıyor yani. Anlayamıyorsun, sapıyorsun. BDSM’yi seviyorum ben aslında. BDSM imişim. Ben bunu bilmiyordum ki. Bunun pratiğini ben kendim geliştirmiştim. Bir yerde okumuş değildim.

Taocu tedrisat
Bir keresinde Tao seksi diye bir şey okuyordum. TRT’de bir müdürle seks yapıyorum. Aramızda bir ilişki başlamıştı. Taocu seksten ne anladığımı sordu. “Gel ben sana göstereyim çok önemli bir seks şekli” filan deyip, heriften çok büyük bir para alıp, ondan sonra karşılığında domalıp, tükürüp, “sik hadi” dedim. Ondan sonra adam, “Tao Seksi bu muymuş?” dedi. Kitabı herife verdim, “Ben bunu anladım” dedim, “Bir de sen oku”.

“Hadi sok” dedim, tamam mı?

Adam, “Bu parayı fazlasıyla hak ettin” dedi. “Bu kitabı ben okuyacağım” dedi.

Tao seksinin sonunda ben sikiliyorum. Ben bunu anladım yani, anladın mı? Üzerine ne koysan, önemli olan içerik. En son sana giriyor. Tao seksinden ne anlayacak?

BDSM eğilimlerinin ne zaman farkına vardım? Aslında bu sapkınlık tırnak içinde bende olmalıydı. Çünkü ben sapkınlıklar sınırındaydım. Şu anda BDSM ile karşılaşmış olsaydım bu bilinçle BDSM bir birey olur muydum, bilemiyorum ama onun gizemi çekti beni. Sapkın olması çekti. Sapkınlık olmasaydı zaten benim orada işim olmazdı. BDSM olmak zorundaydım zaten. Olmasam bile olmak zorundaydım. Bulaşmak zorundaydım. Zaten her bulaştığın şey, çıkartıyor seni, başka bir yere itiyor. Mesela BDSM’ye takılıp gidemiyorum. Oradan sıçrıyorum yani.

Benim hayatım hızlıdır, hani, anladın mı? Manevralı bir hayattır.

Artık ben utanmıyorum! Korkmuyorum! Susmuyorum!

Anlatacağım çünkü bilinmesini istiyorum. Benim de, çoğu kadın, LGBTİ ve çocuk gibi, erkek şiddetine ve tacizine maruz kaldığımın bilinmesini istiyorum. Utanmak istemiyorum. Utandırmak istiyorum. Yakın çevremdeki erkeklerin, tanımadığım erkeklerin, küfür eden erkeklerin, sokakta gördüğüm erkeklerin, televizyonda izlediğim erkeklerin, meclis sıralarında siyaset yapan erkeklerin, bizi ve çocuklarımızı eğiten erkeklerin, bürokrasi koltuklarında oturan erkeklerin, trafikteki erkeklerin, güvenliğimizi sağlamakla yükümlü erkeklerin, bizi bir yerden bir yere araçla götüren erkeklerin, damacana sularımızı getiren erkeklerin, çöpü toplayan erkeklerin, fabrikalarda ter akıtan erkeklerin, biramızı getiren erkeklerin, para sayan erkeklerin, seven ve âşık erkeklerin, tüm erkeklerin, hepsinin, istisnasız, utanmasını istiyorum! Ben utanmak istemiyorum. Bu yüzden anlatacağım, utancıma inat.

Anlatacağım olayı, başıma geldikten uzun süre sonra düşündüm. Sanırım ilk olduğunda, üzerine kısa bir süreliğine düşünüp derinlere bir yerlere gömdüm. Sanırım hem korkmuştum hem utanmıştım, hem de ciddi bir fiziksel şiddete maruz kalmadığım için (çok ama çok şanslıydım) unutup gitmenin daha yararlı olacağını düşündüm. Olayın kendisini bölük pörçük hatırlamamın sebebi bu olabilir. Şu anda düşündüğümde sanki benim başıma gelmiş gibi değil de, bir filmde izlediğim bir sahne gibi hatırlıyorum daha çok. Veya uzun yıllar aklımda kalan gerçekçi ve kötü bir rüya gibi.

Yazdı, sanırım 13 yaş civarındaydım ve yakın bir arkadaşımın ailesi ve benim ailem birlikte Sinop’a gitmiştik. Arkadaşımın babasının evi vardı, onlar orada kaldılar, ben, annem ve babam bir otelde kaldık. Artık bir “teenager” olduğumdan herhalde, annemler bana kendi odalarının hemen yanında başka bir oda tuttular. Kendimi çok büyümüş ve bağımsız hissettiğimi hatırlıyorum. Gizli gizli sigara içmeye başlamıştım o sıralar, bu yüzden kendi odamın olmasına ayrıca sevinmiştim.

Ya ilk ya da ikinci gün, ben odanın balkonundayken, muhtemelen gizli gizli sigara içerken, yan odada kalan bir erkek (belki 30-40 yaşları arasında [çocukken herkes daha yaşlı görünür, bu yüzden yaşını kestiremiyorum]) hemen bitişikteki balkona çıktı. Biraz konuştuk – ama ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum, biraz rahatsız olduğumu hatırlıyorum – ve ben içeri girdim. Zaten sonra da gezmek için ailemle ve arkadaşımın ailesiyle hep beraber dışarı çıktık.

Döndüğümüzde hava kararmıştı, odamda oyalanıp yattım. Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum ama aniden uyandım ve mememe dokunan bir el hissettim. Yavaşça döndüm ve gördüm ki yan odadaki adam yatağımın kenarına oturmuş. Bana kendisiyle seks yapmamı teklif etti. Ne dediğimi hatırlamıyorum ama adam balkondan yan tarafa kendi odasına atladı, gitti. Bir süre dondum kaldığımı hatırlıyorum, sonra kalkıp balkonun kapısını kitlemeye çalıştım. Bana çok uzun gibi gelen bir süre yatakta döndüm dolaştım, uyumaya çalıştım. Tam dalarken adamın tekrar odaya girdiğini fark ettim. Daha ısrarcı olduğunu hatırlıyorum, beni ellemeye çalıştığını. Bu sefer, gitmezse çığlık atacağımı, babamı çağıracağımı söylediğimi hatırlıyorum. Adam korktu herhalde, gitti. Tekrar kapıyı kitlemeye çalıştım, kitlenmediğini fark ettim, kapılar nemden, sıcaktan şişmişti herhalde. Yatağıma oturup, çarşaflara sarınıp gözümü balkon kapısına dikerek sabah olmasını bekledim. Ondan sonra tatilimiz boyunca hep arkadaşımın evinde kaldım, tekrar otele dönmedim. Kimseye bir şey anlatmadım.

Yıllar sonra bu olayı tekrar hatırladığımda, neden anneme babama hemen haber vermediğimi, neden ilk anda çığlığı basmadığımı, adam nasıl anladı tek başıma olduğumu, ona bu konuda bir şey söyleyip söylemediğimi, neden ikinci kere geldiğini, onu bir şekilde teşvik edip etmediğimi çok düşündüm ve bazen adama, bazen de kendime kızdım. Sonra biraz daha büyüdüm ve feminizmle, kadın hareketleriyle, kadın haklarıyla tanıştım. Artık biliyordum tacizin, tecavüzün, erkek şiddetinin hiçbir haklı dayanağının olamayacağını. Ama içimdeki utanç duygusunu atamadım. Hâlâ daha aileme bunu anlatmadım. Sadece çok yakın çevremdeki birkaç arkadaşımla paylaştım bunu.

Ve şimdi biliyorum neden çığlık atmadığımı, neden sesimi çıkarmadığımı, neden aileme koşmadığımı, neden kimseye anlatmadığımı: korkuyordum. Bana kızmalarından, beni cezalandırmalarından korkuyordum. Suçlu olmaktan korkuyordum. Ve utanıyordum, böyle bir olay başıma geldiği için utanıyordum, çünkü bir şekilde bir şey yapmışımdır. Ve hâlâ utanıyorum, bunu yazarken duraksadığımı, utandığımı hissediyorum. Bu yazıyı sizinle paylaşmak için gönder düğmesine basarken de utanacağımı biliyorum. Siz bunu okurken de utanacağımı biliyorum. Ve aslında başıma gelen bir sürü irili ufaklı başka olayların da utancı bu. Arkadaşlarımın başına gelen olayların da utancı bu. Sokak ortasında, güpegündüz kadınların başına gelen olayların da utancı bu. Özgecan Aslan’ın başına gelen olayın da utancı bu. Bu “olaylar”ın hepsi politiktir ve herkes sorumlusudur!

Bu tür “olaylar”ın anlatılmaması gerektiğini düşünenler de var. Ben ise teşhir edilmesi gerektiğini düşünüyorum, çünkü kadınlara, LGBTİ’lere ve çocuklara yönelik her taciz, her tecavüz, her cinayet politiktir. Kişisel olan politiktir! Bu yüzden anlattım, çünkü hafızamın kıyısında köşesinde kalmış kötü bir anı değil, katmerli bir kıskacın sonucunda yaşadığım bir travmadır bu! Türkiye’deki binlerce kadının, LGBTİ’nin ve çocuğun yaşadığı gibi. Bu yüzden teşhir ediyorum, bana ve başkalarına yapılanları teşhir ediyorum; artık ben utanmayacağım! Korkmayacağım! Susmayacağım! Yeter! Bizi utandıranlar, susturanlar, korkutanlar, tekmeleyenler, dövenler, tecavüz edenler, bıçaklayanlar, yakanlar, öldürenler utansın! Failleri serbest bırakan, ceza indirimi veren, sırtlarını sıvazlayanlar utansın! Bu tutumu meşru kılanlar utansın! Artık ben utanmıyorum! Korkmuyorum! Susmuyorum!

Bir kadın olarak şunları düşünüyor ve savunuyorum:

Kadınlara, LGBTİ’lere ve çocuklara yönelik fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddetin hiçbir bahanesi, dayanağı olamaz. Hani hep deniyor ya, açık giyindi, alkollüydü, “orospuydu”, kırıtıyordu, kıkırdıyordu falan; bunların hiçbiri bir savunma değildir. Bir kadının seks işçisi olması, gece tek başına yolda yürüyor olması, mini etek giymesi, veya flört etmesi, veya “hak ediyordu” dedirtebilecek herhangi başka bir davranış biçimi erkek şiddetini haklı çıkarmaz, çıkaramaz. Herkes istediği gibi yürür, flört eder, giyinir, hatta seks yapar ya da yapmaz. Bu kendi inisiyatifidir ve bireyin özgürlüğüdür. En azından böyle olmalı.

Kadınlara, LGBTİ’lere ve çocuklara yönelik erkek şiddet ve tacizi, fail açısından din, dil, ırk, sınıf, yaş açısından bir fark göz etmez. Faillerin hepsi erkektir. Müslüman, Türk, beyaz, yaşlı, Hristiyan, işçi, Hintli olması fark etmez. Erkeğin önündeki sıfatlar önemsizdir. Bu yüzden bu tür sıfatlar üzerinden bir polemiğe girmek yanlıştır ve hatta suçun üzerini örter.

Kadınlara, LGBTİ’lere ve çocuklara yönelik erkek şiddeti münferit bir davranış biçimi değildir. Sıklıkla haberlerde ve gazetelerde faillerin uyuşturucu, alkol kullandığını veya cinnet geçirdiğini veya akıl sağlığının yerinde olmadığını duyar okuruz. Bu erkek şiddetinin bireysel bir suç gibi görünmesine neden oluyor, hâlbuki doğrusu tersidir. Erkek şiddeti toplumsaldır ve politiktir. Sistemin kapitalist, ataerkil ve devletçi sarmalında çok katmanlı hale gelmiştir, büyümüştür, serpilmiştir ve en önemlisi görünmez kılınmıştır. Hiçbir erkek şiddeti içeren vaka münferit değildir, bireysel değildir.

Erkek şiddeti idamla, hadım etmeyle çözülebilecek bir iş değildir. Hukuk çerçevesinde cezalandırılmalıdır. Elbette devletin ve hukukun ataerkil ve erkeği koruyan özelliğinin olduğunu biliyorum. Bu yüzden de devlet suçtan muaf değildir. Yapılması gereken şey, bugün olduğu gibi, baskı yaratmak, mücadele etmek, haykırmak, susmamaktır. Adil bir yargılama ve hukuki süreç ve ceza için baskı oluşturmak ve mücadele etmek lazım. Bu mücadeleye de bir şekilde feminist/profeminist erkekleri katmak lazım. Ayrıca yasaları kadınları, LGBTİ’leri ve çocukları koruyacak şekilde hazırlamanın yanı sıra, erkek şiddetini önleyecek biçimde hazırlamak ve uygulamak lazım. Yoksa heteroseksüel erkekler dışındaki tüm insanları çeşitli “korumacı” köşelere hapsedersiniz. Oysa her yer hepimizin. Bugün meydanlarda, sokaklarda olduğu gibi.

Erkek şiddetine karşı mücadele, cinsiyet mücadelesi bir klişe değildir. İşçi hareketini bölen bir mücadele değildir. Ama aynı zamanda işçi hareketiyle, devrimle çözülebilecek bir sorun da değildir. Kendi mücadele alanını gerektirir ve bu alan küçümsenecek, aşağılanacak, dalga geçilecek, gülünecek bir alan değildir. Bu mücadeleye cinsiyet mücadelesi veren herkes dâhil olmalı ama hetero erkekler hadlerini bilmelidir. Söz söyleme, fikir beyan etme hakları vardır elbette, ama bizim yerimize ve adımıza konuşmaya, sesimizi bastırmaya, karar vermeye hakları yoktur.

Özgecan Aslan ve daha nicelerimize yapılan bu vahim ve hunhar suçların tekrar gerçekleştirilmemesi için, hep birlikte mücadele etmeliyiz. Mücadelemiz, vahşetiyle kalbimizi parçalayan suçlar kadar, görünmeyen, gündelik, kanıksanmış, “masumane”, her gün tekrar tekrar karşılaştığımız suçlara karşı da olmalı. Çünkü yeter! Erkekler yeterince kadın, lezbiyen, gey, trans, travesti, interseks, seks işçisi, çocuk ezdi, dövdü, öldürdü! Yeter!

En Çok Merak Edilen Seks Soruları!

Aynı anda orgazm olmanın sırları, en doğru pozisyonlar ve en çok merak edilen bir çok sorunun cevabı bu yazımızda…

Mükemmel bir Seks için beş duyunuzu kullanın! Böylece sevgilinizi baştan çıkarabilirsiniz. Sonuçtan memnun kalacaksınız!

Görme: Görmenin etkisinin ne kadar büyük olduğunu tahmin etmiyor olabilirsiniz. Baştan
çıkarmak görmekle başlar! Sevgilinizin sizi izlemesini sağlayın. Görsel bir şölen için, üzerinizdeki kıyafetleri yavaşça çıkarabilirsiniz, Kendinize güvenin ve sevgilinizin bakışlarının üzerinizde olmasının tadını çıkarın. Aynı şeyi sevgilinizden de isteyebilirsiniz. Onu seyrederek sizi baştan çıkarmasına izin verin. Böylesine bir başlangıcın ardından yaşayacağınız dakikalar kesinlikle mükemmel ve heyecan verici olacaktır.

Tat alma: Bu önerimiz yemek yemeyi zevke dönüştürmek isteyenler için. En sevdiğiniz yiyecekleri sevgilinizle beraber farklı bir şekilde yemeye ne dersiniz? Tatlı dakikalar için bal, çikolata sosu veya krem şantiyi sevgilinizin üzerine sürün ve afiyetle yiyin! “Resim kabiliyetim de var” diyorsanız, bunu sevgilinizin üzerinde deneyebilirsiniz. Çikolata sosuyla çizilmiş bir kalp ikinizin de iştahını açacaktır.Koklama: Kokuların insanlar üzerindeki etkisi çok büyük. Bir sürü pahalı parfüm satılsa da en güzel ve en çekici kokunun kendi teninize ait olduğunu asla unutmayın. Sevgilinizin kendine has kokusu sizi baştan çıkaracaktır. Temiz bir vücudun kokusu, en etkileyici parfümden bile daha seksi olabilir. Ama ille de parfüm kullanmak istiyorsanız, o zaman parfümünüzü, hep güzel bir duşun ardından, temiz teninize, özellikle eklem noktalarınıza sıkmanızı öneririz.

Dokunma: Sevgilinizin size dokunmasını sağlayın! Gözlerini bağlayın ve onu baştan çıkarın. Bir buz küpü sayesinde onu şaşırtabilir ve zevkten dört köşe olmasını sağlayabilirsiniz. Ayrıca sizi göremediği için, her dokunuşunuz onun için bir sürpriz olacaktır. Eğer şaşıran taraf siz olmak istiyorsanız, sevgilinizin gözlerinizi bağlamasına izin verin.

Dinleme: Sevişirken konuşarak da birbirinizi tahrik edebilirsiniz, ama müzik dinlemeye ne dersiniz? Slow ya da hızlı, seksi sözleri olan şarkıları arka arkaya kaydedip bu zevk dolu dakikalarda size eşlik etmesi¬ne izin verin, önerilerimiz: ‘Sexual Healing’ (Marvin Gaye), ‘Erotic’ (Madonna). ‘Justify My Love’ (Madonna), ‘The Miracle of Love’ (Eurythmics), ‘Whole Lotta Love’ (Led Zeppelin), ‘Let’s Get it on’ (Marvin Gaye), ‘You Sexy Thing’ (Hot Chocolate).

Aynı anda orgazm olmak çok mu zor?

Cinsel ilişkide en mükemmel sonuç, sevgilinizle aynı anda orgazm olmanızdır. Ancak bu bizim filmlerde izlediğimiz kadar sık başımıza gelmeyebilir. Aynı anda orgazm olmanız için sevişirken sevgilinizle sözel iletişimi koparmamanız şart. Hareketlerinizden tam olarak hangi noktada olduğunuzu anlamayabilirsiniz, ama onu daha yavaş veya hızlı hareket etmesi yönünde uyararak orgazm anınızı kontrol altında tutabilir, bu anı uzatabilirsiniz. Konuşarak anlaşmak böyle zamanlarda mutlaka işe yarar!Sekste “artçı şok”lar nedir?

Erkeklerde gerçekleşen bu durum, cinsel ilişki sonrasında cinsel organında meydana gelen titremelerdir. Bu saniyelerin tadını çıkarabilirsiniz. Sevgilinize sarılın ve ona dokunarak bu artçı şokların sayısını arttırın.

Sevişme sırasında konuşmak neden daha çok tahrik eder?

Sevişme esnasında konuşmanız ve tahrik edici sözler söylemeniz veya duymanız, hem sizin hem de partnerinizin hoşuna gidebilir. Ancak bu herkes için geçerli değildir. Nefes alışverişlerinizle bile birbirinizi heyecanlandırabilirsiniz. Bir de bunlara tahrik edici cümleler eklerseniz, gerçekten büyük zevk alabilirsiniz. Sevgilinizi ne kadar çok istediğinizi ona haykırmak veya bunu ondan duymak gerçekten etkileyici.

“Komple orgazm” nedir?

“Komple orgazm”, sadece cinsel organlarda değil, tüm vücutta hissedilen nazdır. Böylesine bir orgazm yaşamak için, sevişirken yavaş çekim tekniğini uygulayabilirsiniz. Örneğin; sevgilinizin kucağına oturarak birbirinize sımsıkı sarılın ve yavaş hareketlerle birlikte olun. Aldığınız zevk arttıkça “dur-devam et” taktiğini uygulayarak, aranızdaki ateşli dakikaları dondurup tekrar kaldığınız yerden devam edebilir, harika bir seksin tadım çıkarabilirsiniz.Başarılı bir oral seks için ne yapmak gerekiyor?

Başarılı bir oral seks için dilinize ve dudaklarınıza güvenin. Dilinizle sevgilinizin aklını başından almak istiyorsanız, öncelikle yavaş bir şekilde dilinizi kullanmaya başlayın. Uzun hareketlerin ardından, hızlı ve kısa hareketlerle devam edin. Sevgilinizin cinsel organını öpücüklere boğun ve ellerinizle vücudunun alt tarafına dokunun. Zevkten nasıl eridiğini görmek sizi de tahrik edecek.

Erkekler her zaman yatakta kendine güvenir mi?

Tıpkı kadınlarda olduğu gibi erkeklerin de kendine güvenmedikleri tarafları vardır. Nasıl biz kalçam çok mu büyük bacaklarım çok mu çarpık gibi korkulara kapılıyorsak aynı şekilde erkeklerinde korkuları var. Bu korkuların başında “çok mu kısa”, “çok mu ince” ya da “ya bu sefer ereksiyon olamazsam” soruları geliyor. Bu korkuları tahmin ettiğinizden çok daha ağırlıklı yaşıyorlar. Bu gibi durumlarda sevgilinize sımsıkı sarılın ve ona onu ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin.

En doğru pozisyon hangisi?

İnce ve uzunsa: Sevgilinizin cinsel organı ince ve uzunsa kalın prezervatifleri kullanabilirsiniz. Böylece istediğiniz kalınlığa ulaşabilirsiniz. Ayrıca doğru pozisyonlar alacağınız zevki artıracaktır. Sevgiliniz sırt üstü yatarken üzerine oturarak binici pozisyonunu ya da sevgilinize sırtınızı dönüp size arkadan sarıldığı kaşık pozisyonunu deneyebilirsiniz. Bir başka öneri: Sevgilinizle karşılıklı oturup bacaklarınızla birbirinize sarılın. Kalın ve kısaysa: Mum pozisyonunu deneyebilirsiniz. Kalçalarınızı hafifçe yukarı kaldırıp bacaklarınızı sevgilinizin omzuna koyun. Ya da sevgiliniz üstteyken ayaklarınızı göğsüne dayayabilirsiniz.Kalın ve uzunsa: Binici ve kaşık pozisyonlarında rahatlıkla zevk alabilirsiniz. Ayrıca kızak pozisyonunu da deneyebilirsiniz. Sevgilinizin kucağına sırtınız dönük bir şekilde oturun. Bırakın sevgiliniz belinize sarılsın ve birlikte aşkın tadını çıkarın.

En uygun zaman ikinizin de birbirinizi istediğiniz zamandır. Günlük tempo içinde, evle iş arasında koşturmak, birbirinize daha az zaman ayırmanız anlamına gelmez. İlişkinin ve sevginin temelinde dokunmak vardır ve dokunmak ikinize de iyi gelecektir. Diyelim ki sabah saat 07.00 ve uyanıp işe gitmeniz gerekiyor. Güne başlamak için can atmıyor olabilirsiniz, ama bunu değiştirmek sizin elinizde. Beş dakikayı yatakta daha fazla uyuyarak geçirmektense, sabah “keyfine” ne dersiniz? O dakikaları sevdiğinize ayırarak güne merhaba diyebilirsiniz. Sevgilinizi öperek uyandırın ve sabaha sevişerek başlayın. Öneri: Sabahlan güzel bir nefese sahip olmak için, başucunuzda bir paket naneli sakız veya şeker bulundurun!

En büyük “seks hataları” nelerdir?

Çiftler seks konusunda çok hassas olabilir. Bu nedenle bu konuya özen göstermek gerekir. Yanlış söylenen bir söz, bir tavır ilişkinizin sonu olabilir, Sevgilinize asla cinsel performansıyla ilgili eleştiride bulunmayın. Her seks sonucunda orgazm olmak zorunda değilsiniz, böyle durumlarda birbirinize karşı anlayışlı olun. Seks her zaman ön sevişmeyle başlayıp gelişme-sonuç şeklinde devam etmek zorunda değil. Seksi doğal akışında yaşayın ve tadını çıkarmaya bakın. Sadece sevgiliniz istiyor diye ilişkiye girmeyin. Her iki tarafın da seksi istemesi şart. Ancak o zaman bu ilişkiden keyif alabilirsiniz. Sürekli ilk adımın ondan gelmesini, sizi baştan çıkarmasını beklemeyin. O da sizin tarafınızdan sevildiğini, arzulandığını görmek ister. Baştan çıkarılmak herkesin hoşuna gider. Arada sırada sevişmeyi başlatan taraf siz de olabilirsiniz. Sevişirken “Beni beğeniyor musun? Beni nasıl buluyorsun?” gibi garip sorular sorarak, sevgilinizin konsantrasyonunu ve bu güzel dakikalarınızın büyüsünü bozmayın. Seks hakkındaki fikirlerinizi, fantezilerinizi uzun uzun konuşmaya kalkmayın. Seks hakkında konuşmak yerine, birbirinizi keşfederek neyin hoşunuza gidip gitmediğini bulmaya çalışın. Dokunmak, konuşmaktan kesinlikle daha etkilidir!
Kadınların 30 yaşından itibaren yatakta daha iyi olduğu doğru mu?

Hayır, doğru değil. Ama kadınların cinsel anlamda kendilerine güvenmelerinin biraz zaman aldığı doğru olabilir. Genellikle 30 yaşlarındaki kadınların kişilikleri ve iş hayatları artık oturmuştur. Bu, bedenlerine de yansır. Kendinizi daha çok sevdiğinizde, enerjiniz hem ruhen hem de bedenen daha yüksek olacaktır. Ancak kendinize güvenmeniz için elbette 30 yaşını beklemeniz gerekmiyor. Kendine güvenen, ne istediğini bilen kadınlar her zaman çekicidir ve bu seks yaşamınızı ki etkileyecektir. Kendinize güvenin ve hayatın tadını çıkarın.

Erkekler arka arkaya seks yapabilir mi?

Bu aslında yaşla ilgili bir durum, aralıklarla ereksiyon olabilirken, yaş ilerledikçe zorlaşabilir. Ancak unutmamak gerekir ki önemli olan nicelik değil niteliktir. Arka arkaya kötü seks deneyimi yaşamak yerine az ama öz olsun mantığını tercih etmekte fayda var. Ama hem genç hem başarılı sevgilileriniz de olabilir. Ne dersiniz genç sevgili modasının da asıl sebebi belki de budur?

Zevk Almayı Becerebiliyormusunuz ?

İlişkinizi değerlendirerek, neye ihtiyacınız olduğunu söyleyerek, seks hakkında konuşarak cinsellikten zevk almayı öğrenebilirsiniz.
Hiç diğer kadınların da cinsel problemlerden yakındığı aklınıza geldi mi? Bir ilişkinin başlangıcında tutkuyla seven ancak daha sonra geri çekilen tek kadının siz olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Belki de eşinizi seviyorsunuz ancak cinsel ilişki sırasında zevk alamıyorsunuz? Eğer bunlar size tandık geliyorsa yalnız değilsiniz…

Cinsellikten memnun olmayı engelleyen bariyerler

Her ne kadar cinselliğin doğal ve kolay olması gerektiğine inanılsa da gerçek farklıdır. Aileden, dinden, okullardan ve medyadan alınan mesajlar ile özellikle de kadın cinselliği sürekli saldırı altındadır. Toplumun cinselliğe yönelik tutumu bu konuda yaşanılan huzursuzlukların ve belirsizliklerin temelini oluşturur.

Farkındalık ve sabır

Cinsellik konusunda zorluklar yaşandığında sabırlı olmak, deneyimi anlamaya çalışmak ve karşılaşılan olası baskı, suçlama ve eleştirilerin etkisini anlamak önemli bir adım olacaktır.

Cinsel ilişki sırasında rahatsızlık veren bir durum ortaya çıkar çıkmaz yaşanılan duyguların ne olduğunu farketmek için içe dönmek gerekmektedir. Bu durumda kişinin kendisine sorabileceği sorulardan bazıları:

Vücudunuz nasıl tepkiler veriyor?
Ne tür duygulanımlar yaşıyorsunuz?
Nefesinizi tutuyor musunuz?
Kalbiniz hızlanıyor mu?
Aklınızdan ne tür düşünceler geçiyor?

Kendinizi uyuşmuş ya da huzursuz hissettiğiniz zamanlarda tam olarak neler hissediyorsunuz?

Kendi yaşantılarınızın ve tepkilerinizin farkında olmak ve kendi bedeninizi tanımak daha sonra rahatlamak ve cinsellikten zevk almak için esas unsurlardır. Farkında olmayı denemek sekste birden bire çok iyi hissedeceğiniz anlamına gelmez, hatta başlangıçta duygularınız ve düşüncelerinizin farkında olmak sizi daha fazla rahatsız edebilir. Eğer üzgün ve huzursuz hissederseniz bu durumda hislerinizle birlikte olmaya devam edin ve derin nefes alın ve kendinize bunun işe yarayacağını hatırlatın.

Sizin ve partnerinizin bu duruma yaklaşımının hassas ve sevgi dolu olması önemli olacaktır. Farkında, kabullenici ve hassas olmak cinselliğinizi ve kendinizi anlamak için esaslı adımlardır. Bununla beraber cinselliğinizi anlamak için kendinize geçmişinize ve ilişkinize yönelik bazı sorular sorabilirsiniz.

Geçmişle bağlantılar…

İlk kez ne zaman böyle hissettiniz?
Başka durumlarda da bu şekilde hissettiğiniz oluyor mu?

Bu şekilde konunun geçmişle nasıl bir bağlantısı olup olmadığını düşünün. Cevaplar durumun nasıl tetiklendiğini anlamanıza yardımcı olacaktır.

Ne zamanlar böyle hissettiğinizi düşünmek ve bunun hislerinizle bağlantısını anlamak da açıklayıcı olabilir. Geçmiş yaşantılarla ilgili duygusal tepkiler, tamamiyle çözümlenmiş olmayabilirler. Bu durumların altında geçmişte yaşanmış bir cinsel taciz veya kaotik bir ailede yetişme gibi durumlar yatıyor olabilir.

İlişkiniz nasıl?

Seksten kendinizi uzak tutuyorsanız bu durum ilişkinizi nasıl etkiliyor?
İlişkinizde cinsellik dışında değiştirmek istediğiniz alanlar var mı?
Partnerinizle tutkunuzu kaybetmenize sebep olacak kadar çok mu vakit geçiriyorsunuz?
Cinsel faaliyetlerinizi azaltacak kadar az vakit mi geçiriyorsunuz?
Önceki ilişkilerinizden taşıdıklarınız şimdi ki ilişkinizi engelliyor mu?
Çocukluk yaşantılarınız peşinizden geliyor mu?
Eşinizden ne gibi durumlarda uzaklaşıyorsunuz? Mesafe almak, korkularınızı ve kaygınızı azaltmaya yarıyor mu?

Belki de endişenin azalmasının tek yolu eşinizden uzaklaşmak değildir. Mesafe hissetmeye başladığınız zaman eşinize bu durumu açıklayabilir, hissettiklerinizden ve istediklerinizden ona bahsedebilirsiniz.

Yavaşlayın ve sakin olun
Bu belirtilerin ortaya çıkmaya başladığını gördüğünüz zaman bazı stratejiler kullanarak daha iyi hissedebilirsiniz. Stratejilerden birisi daha yavaş olmak ve kendinizi daha iyi hissettirecek cinsel aktivitelere daha fazla zaman ayırmaktır. Partnerinizle konuşmaya ve göz teması kurmaya özen gösterin.

Neye ihtiyacınız olduğunu söyleyin
Duygusal, tensel ve cinsel ihtiyaçlarınız her zaman aynı olmayabilir. Daha sert ya da daha hafif bir dokunuş istiyor olabilirsiniz. Neye ihtiyacınız olursa bunu fark etmeyi deneyin ve karşı tarafa iletin. Nasıl hissettiğinizi en iyi siz bilebilirsiniz ve devam edip etmemeye karar verebilirsiniz.

Kendi ihtiyaçlarınızın farkında olmanız ve partnerinizin buna saygı duyması önemlidir. Bu durum bazen ikinizi de gerginleştirebilir, ancak sakinliğinizi korumanızın, sabretmenizin ve gerektiğinde yavaşlamanızın cinsel hayatınızı geliştirmede faydalı olacağını hatırlayın. Partnerlerin birbirlerinin yaşadıkları zorlukları ve sorunları bilmesi ve bunların birlikte çözülmesi gereken durumlar olduğunu düşünmesi iyi sonuçlar alınmasını kolaylaştırır.

Seks hakkında konuşun
Cinsellik hakkında konuşmak her ilişkide önemlidir. Eğer sevişirken nelerden hoşlandığınızı söylemekten utanıyorsanız, bunu partnerinizle başka bir zamanda da konuşabilirsiniz. Neşeli olun; bunları konuşurken çok ciddi olmak zorunda değilsiniz. Cinsel fantezilerinizi paylaşırken kendinizi pek rahat hissetmeseniz de kendiniz için iyi olanı yapın, seks sırasında hoşlandıklarınız ve hoşlanmadıklarınızı anlamaya çalışın ve karşı tarafa iletin.